BÖLÜM 3
MÜCADELE İÇİN TEŞKİLATLANMA
Bu surelerin inzalinden sonra Hz. Muhammed’in (a.s) çağrısına olumlu cevap veren kişilerin sayısında artış oluyordu. Zira yukarıdaki surelerin mesajları ile Mekke’deki adalet yanlısı erdemli insanların ilk şaşkınlıkları gitmiş ve Hz. Muhammed’in (a.s) hareketi maya tutmaya başlamıştı. Hatice (ra), Ebu Bekir (ra), Ali (ra), Zeyd(ra) gibi ilk etapta mümin olanlara Abdurrahman b. Avf(ra), Zübeyr b. Avvam(ra), Osman b. Affan(ra), Sa'd b. Ebî Vakkas(ra), Talha b. Ubeydullah(ra), Ammar b. Yasir(ra), Bilâl-i Habeşî(ra), Ebu Fükeyhe(ra), Halid b. Saîd(ra), Amr b. Saîd(ra), Ebu Ubeyde b. Cerrah(ra), Ebu Seleme(ra), Erkam b. Ebi'l-Erkam(ra), Osman b. Maz'un(ra), Kudâme b. Maz'un(ra), Abdullah b. Maz'un(ra), Ubeyde b. Haris(ra) gibi isimler katıldı. Bunlar Hz. Muhammed’e (a.s) vahiy gelmeden öncesinde de ahlaken temayüz etmiş, erdemli, şirk sisteminden rahatsız olan ve adalet duygusunu içlerinde yaşayan, vicdanları ölmemiş, akılları dumura uğramamış şahsiyetlerdi.
Harekete katılan kişi sayısındaki artışa paralel olarak bu kişilerin Fatiha Suresinde ortaya konan paradigmalarda hedeflenen amaçları gerçekleştirmek için salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarında bir araya gelmesi ve gelen ilahi mesajların tedris edilmesi gerekiyordu.
Bu amaçla Hz. Muhammed (a.s), Mekke halkından harekete katılan kimselere salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılar düzenliyordu. Söz konusu toplantılar müşriklerden gizli gerçekleştiriyordu. Toplantıların gerçekleşme zamanı ise Müzzemmil Suresinin ilk ayetlerinde öğretildiği gibi herkesin uykuya çekildiği gecenin ilerleyen vakitleri idi. Bu salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarında Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği vahiy (Kur’an) tertil üzere okunuyordu. Diğer bir ifade ile mesajların içeriği tartışılıyor, anlamaya çalışılıyor, ayetler analiz ediliyor, içselleştiriliyor ve ezberleniyordu. Böylece hareketin üyeleri hem bilgilendirilmiş oluyor hem de hareketin söylemini, stratejisini öğrendikten sonra ilahi mesajlar Mekke toplumuna iletiliyordu.
Salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantısı, aslında insanların sorunlarını çözmek, ilahi paradigmalarla hedeflenen amaçları gerçekleştirmek için çaba harcamak, destek vermek ve bütün bunları da Cenab-ı Hakk’ın huzurunda büyük bir ciddiyetle, huşu ve dua ile yapılan meclis toplantısından başka bir şey değildi. Bireysel yapıldığında da insanların sorunlarını çözmek, ilahi paradigmalarla hedeflenen amaçları gerçekleştirmek için çaba harcamak, kafa yormak, analiz etmek ve bunları büyük bir huşu, ciddiyet, dua ve ibadet olarak yapmaktan başka bir şey değildi.
Bu aktivite Mekke’ye Hz. İbrahim’den miras kalmıştı. Müşriklerde salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için) sabah akşam toplanıyorlardı. Ancak onların salatları / namazları ilahî paradigmalara taban tabana zıt ilkeler olduğundan insanların sorunlarını çözmüyor, tam tersine fesat üretiyor, hileye zemin hazırlıyor ve halkı aldatıcı kararlar alınmasını sağlıyordu (ıslık çalmak gibi). Onlar salat toplantılarında tam tersine olarak hayırlara, iyiliklere engel oluyorlardı (el çırpmak gibi). Hâlbuki salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantıları, insanları iyiliğe yöneltmek, güzellik, hayır, yardım, destek, merhamet, kötülüklerden uzaklaştırmak amaçlı olmalıydı.
Hz. Muhammed’in (a.s) hareketine katılan kimseler geceleri herkes uyuduktan sonra Mekke’nin ıssız kenar vadilerinde salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarını gerçekleştirirken önce tevhidî dünya görüşünün manifestosu niteliğindeki Fatiha Suresini okuyorlar, arkasından nazil olmuş diğer sureleri ya da ayetleri okuyor, analiz ediyor, tartışıyorlardı. Salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantısının başlangıcında kılınan namazda Fatiha Suresi ile tevhid sisteminin temel değerleri ortaya konuyordu. Çünkü salatı salat yapan Fatiha’nın paradigmalarıdır. Fatiha Suresi bu harekete katılanların andıdır.
Dolayısıyla salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantıları merhamet, rahmet, ayrımsızlık, hesap verilebilirlik ilkelerinin öncelendiği, Allah rızasına dayalı, sırf O istediği için yapılan bir toplantıdır. Salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantıları, doğru yolda olmak, iyilerin, dosdoğru insanların yolunu takip etmek, kötülerin, azgın ve haddi aşmış insanların yolundan uzak durmak için yapılacak çaba ve gayretleri ifade etmekteydi. Salat (kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantı öncesi kılınan namazda Allah tekbir, tesbih ve ta’zim edilir, hedeflenen amaçları gerçekleştirmek için ondan yardım dilenir, O’nun rehberliği niyaz edilir, bu toplantı çok büyük bir huşu, ciddiyet, tefekkür ve tezekkür içerisinde gerçekleştirilir. Hedefleri gerçekleştirmek için yapılacak çaba ve gayretleri ifade eden salat / namaz toplantısında bulunan kimselerin kötülüklerle, pis ve iğrenç şeylerle hiçbir ilişkisi olmayacağı gibi hep iyilikler ve güzelliklerle beraber olacaktır.
Salatın (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetlerin) iman edenle küfredeni ayırt edici bir eylem olmasını belirleyen şey, Hak rızası ve O’nun belirlediği ilkeleri / esasları gerçekleştirmek için yapılmasıdır. Yoksa müşrik ve münkirlerin de yaptıkları meclis toplantıları, salat / namaz toplantıları vardır. Ancak onların ilkeleri / esasları bir sınıfın, bir ırkın, bir cinsin seçkinliğine, ayrımcılığa, bütün mülkü bu sınıfların ve seçkinlerin elinde toplayıp fakirlere ve yoksullara vermeme, onlarla paylaşmama üzerine kuruludur. Bu toplantılar hep azgınlık, haddi aşma, zalimlik için halkı çeşitli hile, aldatma ve kandırma amacına matuf olduğu için gerçek salat / namaz değildir. Şayet ilkeleri / esasları Fatiha Suresinin ilkelerini / esaslarını temel almıyorsa onlar ne kadar kutsal bir aktivite yaptıklarını iddia ederlerse etsinler sapıklık içerisindedirler.
Gecenin geç vakitlerinde gizlice gerçekleştirilen salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantıları ile örgütlü bir hareketin ilk halkaları oluşturuldu. Bu hareket ve tevhidî dünya görüşünün mesajı zamanla gerek Mekke içerisinde gerekse Mekke dışında dalga dalga yayılmaya başladı.
Mesajın ulaştığı kesimlerden özünü kirletmemiş şahsiyetler etkilenmeye başlamış ve genel olarak bu kesimlerden harekete katılımlar giderek daha da artmıştır. Süreç içerisinde Cenab-ı Hak’tan elçisine, katılımcıların ihtiyaç duyduğu moral, motivasyon mesajları ile akla takılan soru işaretlerine cevapları içeren mesajlar gönderilmiş ve Elçi, bu salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarında mesajları katılımcılarla analiz etmiş / tertil üzere okumuştur.
3.1.Erkam’ın Evinin Toplantı Merkezi Yapılması
Salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarının Mekke’nin ücra ve kuytu köşelerinde yapıldığı süreçte Hz. Muhammed’in (a.s) safında yer almayı kabul ederek harekete katılan kişi sayısı elliyi geçmişti. Bunların arasında şu isimler zikredilebilir; Saîd b. Zeyd(ra), Saîd b. Zeyd'in zevcesi Fâtıma binti Hattab(ra), Esma binti Ebu Bekir(ra), Habbab b. Eret(ra), Abdullah b. Mes'ud(ra), Mes'ud b. Rebi (Rebia) (ra), Ayyaş b. Ebi Rebia(ra), Ayyaş b. Ebi Rebia'nın zevcesi Esma binti Selame(ra), Huneys b. Huzâfe(ra), Âmir b. Rebia(ra), Abdullah b. Cahş(ra), Ebu Ahmed b. Cahş(ra), Cafer b. Ebi Talib(ra), Cafer b. Ebi Talib'in zevcesi Esma binti Umeys(ra), Âmir b. Ebi Vakkas(ra), Ma'mer b. Haris(ra), Nahham Nuaym b. Abdullah(ra), Hâtıb b. Amr(ra), Ebu Huzeyfe b. Utbe b. Rebia(ra), Âmir b. Füheyre(ra), Vâkıd b. Abdullah(ra), Süheyl b. Beyzâ(ra), Salîtb. Amr(ra), Muttalib b. Ezher(ra), Muttalib b. Ezher'in zevcesi Remle binti Avf(ra).
Katılımcı sayısındaki bu hızlı artış salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarının gizlice ve Mekke’nin kuytu ve ücra köşelerinden çıkılmasını gerektirmiştir. Zira katılımcı sayısındaki bu artış ile ulaşılan sayısal güç, Mekke halkından harekete destek vermek isteyip de kınanmaktan ya da alaya alınmaktan çekinen kişilerin korkmayacakları, çekinmeyecekleri bir güç demekti. Bu nedenle Hz. Muhammed (a.s) salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarının artık ücra köşelerde değil Kâbe’nin yanında, şehrin merkezinde bir yerde yapılmasının daha uygun olacağını düşündü. Yer olarak da Erkam’ın evini seçti. Çünkü Erkam’ın evi Kâbe merkez alındığında Darün Nedve’nin tam aksi istikametinde idi. Aynı zamanda bu tercih ile Hz. Muhammed (a.s), şirk sistemine karşı Tevhid sistemini teklif ederken, şirk sisteminin Darün Nedve’deki salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri) adı altında ama gerçekte fesat, hile ve iyilikleri engellemenin yapıldığı toplantı merkezine alternatif getirmektedir. Artık toplumun sorunlarına ilahi görüş ekseninde çözüm üretme yeri Erkam’ın evidir. Tevhidî dünya görüşünün kitabı olan Kur’an, nazil oldukça burada analiz edilecek, hareketin stratejisi burada çizilecek, elemanları burada yetiştirilecek ve Mekke halkına toplumsal sorunların çözümüne ilişkin temel prensipler buradan neşredilecektir.
Hz. Muhammed’in (a.s) peygamberlik görevini üstlenişin ikinci yılında, söz konusu salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantıları seçilen bu merkezde gecenin ilerleyen saatlerinde yapıldı. Zira gerek hareketin katılımcılarının olsun gerekse Hz. Muhammed’in (a.s) olsun gündüz vakitlerinde maişetlerini, ticaretlerini yapmaları gerekiyordu. Dahası, gece vakitlerinde yapılan salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarında alınan kararların gündüz vakitlerinde hayata geçirilmesi gerekiyordu. Ayrıca gecenin sessizliğinde çalışmak daha verimli oluyordu.
3.2. Mekkelileri Fırsatı Kaçırmamaya Davet!
Hz. Muhammed’in (a.s) tevhidî dünya görüşüne çağrısına Mekkelilerin iştirakinde hızlanmalar oldu. Ancak bu katılımın daha da artırılması için insanların teşvik edilmesi gerekiyordu. İşte bu teşviki Cenab-ı Hak Asr Suresi ile yaptı. Bu sure ile Rabbimiz, Mekkelilere zamanın çok değerli olduğunu, hızla akıp gittiğini, ellerini çabuk tutmaları gerektiğini ve bu amaçla tevhidi dünya görüşüne iman edip, batıl ve zalim düzenin yerine hakkı, adaleti getirmeye gayret eden, bu hususta sabırla çaba gösteren ve dayanışma içerisinde olanların arasına katılmaları gerektiğini, aksi takdirde hüsrana uğramanın kaçınılmaz olduğunu bildirdi. Bunlar Asr Suresinde fevkalade bir belağatle ifadesini buldu:
Rahman, Rahim Allah Adına
1-3-Geçip gitmekte olan zamana andolsun ki, İnsanlar kesinlikle tam bir hüsran/kayıp -zarar içindedir. Ancak iman edenler, salih amel işleyenler / ıslah edenler, hakkı / adaleti / doğruluğu / gerçeği ve sabrı / direnişi / çaba göstermeyi / göğüs germeyi birbirine tavsiye edenler / teşvik edenler hariç. (Asr Suresi 1-3)
3.3. Müşrik Elitlerin Sömürü hortumlarının deşifresi
Hz. Muhammed’in (a.s) teklif ettiği tevhidi dünya görüşü etrafında toplanan Mekkelilerin sayısı arttıkça Mekke Müşrik Yönetiminin tepkilerinde alaycılığın dozu artarken sertleşmeler de görülür. Gayri medeni ve yobazca yapılan bu tepkilerin nedeni, inzal edilen surelerde Mekke’nin müşrik ileri gelenlerinin kötü karakterlerinin ortaya konmuş olmasıydı. İlahi strateji, bu surelerde öncelikle şirk sisteminin yürütücülerinin nasıl bozuk karaktere sahip olduklarını göstermiş, böylece şirk sisteminin halk için hiçbir hayır getirmeyeceğini ve toplumu karanlık bir geleceğe sürüklediğini ifade etmiştir. Dahası toplumu yok oluşa ve azaba götüren bu sistemin yerine onları kurtuluşa götürecek yegâne sistemin tevhit sistemi olduğu, onun ilkelerinin / esaslarının da Fatiha Suresi ile sunulan ilkeler / esaslar içerisinde bulunduğu bildirilmiştir.
Şirk sistemi ile zenginleşen ve seçkin bir konuma gelen Mekke’nin müşrik önderleri bu duruma öfkelenmekte, hırslarından çatlamakta, Hz. Muhammed’in (a.s) mesajını etkisiz kılmak için ortalığı tozu dumana katmaktadırlar. Hatta daha da ileri giderek gece salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarında öğrendikleri ilahi mesajı diğer Mekkelilere anlatmaya çalışan Hz. Muhammed’in (a.s) taraftarlarına saldırmaya kadar işi vardırmaktadırlar.
Her türlü görüş, inanç ve düşünceye saygılı ve onların idollerine Kâbe içerisinde bile yer veren Mekke’nin müşrik baronları, sevgi, kardeşlik, barış ve huzur getirecek tevhit sisteminin tebliğine rastlayınca hırslarından kuduruyorlardı. Adeta kendilerini kaybedecek derecede bir hınç, kin ve öfke nöbetine tutuluyorlardı. Özellikle Ebu Cehil, nerede bir tebliğ faaliyeti tespit etse hemen o topluluğa doğru koşturuyor, öfke ile ağzından kıvılcımlar saçarcasına topluluktaki dinleyenleri dağıtıp ortalığı bulandırıyordu. O, dinleyici topluluğun merkezinde yer alan tevhidi dünya görüşünü anlatan tebliğciye kişiye saldırıp davete engel oluyordu.
Cenab-ı Hak, Ebu Cehil ve onun gibi davranan Mekke’nin müşrik önderlerinin bu hareketini, vurgun, yağma, kapkaç ve çapulculuk için gözü dönmüş Arap kabilelerinin nefes nefese koşan ve nal vuruşlarından ateşler çıkaran atlarla baskınlar yapmalarına benzetmektedir. Nasıl ki baskın yapan Arap kabileleri baskın yaptıkları topluluğun ya da kabilenin en değerli kişilerine saldırıp etkisiz hale getirmeyi ve en kıymetli mal ve servetlerini elde etmeyi hedefliyorlarsa, Mekke’nin müşrik önderleri de benzer şekilde davranarak tevhidi dünya görüşünün davetini yapan değerli kişileri hedef alıp onu etkisiz hale getirmeye çalışıyorlardı. Bu hareketle de servet kaynaklarının devamlılığını, sürdürülebilirliğini sağlamayı hedefliyorlardı.
Bu benzetme ile Cenab-ı Hak, Mekke müşrik önderlerinin de diğer çapulcu Arap kabilelerden hiç farklarının olmadığını ve aynı zamanda kurulu şirk sistemini koruma gayretlerinin çapul mekanizmasını koruma gayreti olduğunu vurguladı. Her ne kadar Mekkeli müşrikler kendileri bizzat çapul, talan ve soygun için baskınlar yapmıyor olsalar da onların şirk sistemini korumak için yapmış oldukları kışkırtıcılık bir nevi talandı, çapuldu. Onlar bunu, doğruluğu, dürüstlüğü savunan tevhit sistemi savunucularına düşmanca, bencil arzularla ve öfkeyle yaptıkları saldırı ve baskınlar ile açıkça göstermekteydiler.
Mekke’nin müşrik önderleri, bu hareketleri, servete ve mala aşırı derecede düşkün olmaları ve kurulu şirk sistemi ile elde ettikleri sömürü hortumlarının kesilmesini istemediklerinden dolayı yapıyorlardı. Tevhidi dünya görüşünün öngördüğü sistemi inkâr etmelerinin sebebi de aynıydı ve bu inkârları gayet bilinçli idi. İnkâr etmelerinin altında yatan şey, sömürü hortumlarının kesilmesini istememeleri idi. Bunu ise Mekke halkı ile paylaşamadıklarından şirk sisteminin devamının elzem olduğunu, aksi takdirde Mekke’den sürülüp çıkarılmalarının kaçınılmaz olduğunu iddia ediyorlardı. Aslında bunun böyle olmadığını gayet iyi biliyorlardı ama halkı kandırmak için bundan daha iyi bir gerekçeleri de olamazdı.
Cenab-ı Hak, Mekke’nin müşrik baronlarının içlerinde sakladıklarını deşifre etti ve dünyada iken toplumsal diriliş gerçekleştiğinde / ahirette de biyolojik diriliş gerçekleştiğinde onların aldatma oyunlarının açığa çıkarılacağını ve hesap sorulacağını bildirdi. Üstelik onların bu hususu gayet iyi bildiğini ama yine de bile bile tersini yaptıklarına vurgu yaptı.
İşte Rabbimiz bütün bunları muazzam bir edebi anlatımla Adiyat Suresinde anlatmaktadır:
Rahman, Rahim Allah Adına
1-11- Bak hele! Nefes nefese koşan atlar gibi (vahye / peygambere / müminlere) dinmez bir hınçla saldıranlara, (içlerindeki) öfke ateşiyle etrafı tutuşturanlara, sabahlara kadar kıskançlıktan kıvranıp saldırıya geçenlere, tozu dumana katarak ortalığı bulandıranlara ve sonunda toplumun en hayırlı / en değerli kesimlerinin içine düşmanlıkla dalanlara; Kesinlikle (bu) insan tipi Rabbine karşı çok nankördür. Üstelik kendisi de buna tanıktır. / Kendisi de bunu gayet iyi bilmektedir. Çünkü o, servet hırsına kapılmıştır! Hâlbuki kabirlerde olanların diriltileceği ve kalplerinde saklı olan her şeyin ortaya serileceği gün, Rablerinin kendilerinin her halinden haberdar olduğunu o bilmez mi? (Adiyat Suresi 1-11)
3.4. Hz. Muhammed’in (a.s) Oğlu Kasım’ın Vefatı
Hz. Muhammed’in (a.s) tevhit hareketinin Mekke toplumunda hızla taraftar bulması Mekke’nin müşrik baronlarını telaşa düşürdü. Bu gelişmeleri Darün Nedve’de kendi aralarında tartışırlarken konuyu gündeme taşıyan Darün Nedve üyelerinden birisi Hz. Muhammed’in (a.s) hareketinin Mekkeliler arasında etkisini çok güçlü bir şekilde gösterdiğini ve etrafında toplananların sayısının elliyi geçtiğini dile getirdi. Hareketin kendisine Kâbe’nin yanında bir merkez seçtiğini ve Darün Nedve meclisinin alternatifini oluşturmaya çalıştıklarını gündeme taşıdı. O’nun bu ifadeleri diğer üyeleri bir hayli etkiledi.
Fakat Velid bin Müğire (başka bir rivayete göre As bin Vail) söz alarak hareketin o kadar gözde büyütülmemesi gerektiğini, hareketin geleceğinin olmayacağını, zira hareket lideri olan Hz. Muhammed’in (a.s) soyunu ve dolayısıyla çıkardığı tevhidi dünya görüşünü devam ettirecek oğlunun olmadığını ifade etti. Hz. Muhammed’in (a.s) oğlu Kasım, iki yaşında iken vefat etmişti ve başka da oğlu bulunmamaktaydı. Velid bin Muğire kanaatini şöyle ifade etti; “Hâlihazırdaki kabile yapısına ait toplumsal bir gerçeklik olarak asabiyelerin, davaların ve iddiaların, kabilecilik üzerinden devam ettiğini, bu nedenle de tevhidi dünya görüşü davasını Hz. Muhammed’den (a.s) sonra devam ettirecek mirasçısı (bir erkek) evladı olmadığına göre davası da onun ölümünden sonra sona erecektir. Dolayısıyla o kadar endişe etmeye gerek yoktur. Bütün Arap yarımadası ölçeğindeki şirk sisteminin büyüklüğü ve taraftarının çokluğu karşısında elli kişinin hiçbir önemi yoktur.”
Velid bin Muğire’nin bu çıkışı meclisin diğer üyeleri üzerinde büyük etki yaptı ve hepsinin gönlüne su serpti. Onlar Mekke halkına da onun görüşü doğrultusunda menfi propaganda yaptılar. Onların bu propagandası, kabile asabiye düşüncesi güçlü olan Mekkeliler arasında tesirli oldu. Fakat esas etkisini Hz. Muhammed (a.s) ve bağlıları üzerinde gösterdi ve hepsi bundan çok müteessir oldular.
Bunun üzerine Rabbimiz Kevser Suresi ile onları teselli etti ve müşrik baronların yaptıkları menfi propagandanın fikri dayanağının olmadığını bildirdi. Yüce Rabbimiz Hz. Muhammed’in (a.s) şahsına hitapla, kendisine kesintisiz bir nimeti (Kevser) verdiğini müjdeledi. Bu müjde ile hak, hukuk, doğruluk ve adalet âşıklarının asla tükenmeyeceğini, bunun soyla sopla ilgisinin olmadığını, düşünce, kalp ve vicdanla alakalı olduğunu bildirdi. Bu nedenle kendilerini destekleyen şahsiyetlerin her zaman bulunacağına işaret etti. Coşkun akan bir nehir benzetmesini “Kevser” tanımlaması ile yapan Cenab-ı Hak, verdiği bu müjdede tevhidi dünya görüşünün bağlılarının, sevdalılarının ve akıncılarının gelecekte çağlayacağını ve coşkun bir şekilde akacağını anlattı.
Cenab-ı Hak, bu müjdenin gerçekleşmesi için elçisinden ve müminlerden üzerlerine düşeni yapmaları gerektiğini bildirdi. Yani üzüntüyü, ümitsizliği bırakmasını, asla yılgınlığa düşmemesini ve salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarına devam etmesini, emretti. Çalışıp, çabalama sonucunda karşılaşacağı zorluklara, engellemelere ve menfi propagandalara karşı sabırla göğüs germesini öğütledi. Yani Mekke’nin müşrik baronlarının kendisine ve arkadaşlarına yapacakları her türlü alay, aşağılayıcı söz ve fiilleri göğüslemesi ya da bunlara aldırmaması, kafaya takmaması, boş vermesi gerektiğini bildirdi. Surenin sonunda teselli ve müjdesini kendilerini müteessir eden müşrik ileri gelenin (Velid b. Muğire’nin) akıbetini bildirerek bağladı.
Hz. Muhammed (a.s) ve arkadaşlarının yukarıda belirtildiği üzere üzerlerine düşen görevleri yerine getirmeleri halinde söz konusu müşrik ileri gelenin ve onun gibilerin sonunun beter olacağını, onların peşlerinden kimsenin gitmeyeceğini, bağlılarının olmayacağını, perişan olacaklarını ve yok olacaklarını bildirdi.
Rahman, Rahim Allah Adına
1-3- Şüphesiz Biz sana “Kevseri” verdik. Öyleyse Rabbin için salat et / harekete devam et / salat toplantılarını yürüt ve (inkârcılara ve onların yaptıklarına) göğüs ger! Muhakkak sana kin duyanın kendisidir ebter! / soyu kesik olacak! / yok olup gidecek! (Kevser Suresi 1-3)
3.5. Açgözlü Sınır Tanımaz Rekabetin Toplumu Öldürmesi
Kevser Suresi ile Hz. Muhammed’e (a.s) ve tevhit hareketine gönül vermiş müminlere moral verilmiş oldu. Fakat Mekke’nin müşrik baronlarına ne kadar yanlış düşündükleri konusunda bir cevap verilmeliydi. Zira onlar, her şeyin değerlendirmesini kabileci / soya dayalı anlayış ile yapıyorlardı ki bunun yanlışlığı, müteakip sure olan Tekasür Suresi ile ortaya konuldu.
Onlar, şirk sisteminin oluşturduğu anlayış ile atomize toplum yapısı olan kabilecilik şeklindeki yapıyı sürdürürken aynı zamanda her kabile kendi varlığını devam ettirebilmek için her açıdan güçlü olmayı öngörmekteydi. Bu ise gerek kabilenin insan sayısını gerekse de mal miktarını artırmayı gerektiriyordu. Bunu sağlamak için kabilelerin birbirleriyle kıyasıya rekabete girmesi ve savaşmaları sonucunu doğuruyordu. Aynı durum Mekke gibi büyük şehir devletlerinde kabileler arasında rekabet ve çekişme yaratırken, aynı rekabet ve çekişme kabilenin kendi içindeki sosyal sınıflar arasında da oluyordu.
Onların hem kabilenin üye sayısı hem de mal varlığı açısından güçlü olmak amacıyla birbirleriyle rekabet etmeleri ve çatışmaları, onları amaçladıkları güce ulaştırmıyor, tam tersine güçsüzlüğe götürüyordu. Zira aralarındaki ölümüne rekabet ve birbirleriyle savaşları kendilerine zarar vermekte ve yağmalarla, talanla sonuçlanmaktaydı. İleri gelenlerin mal ve servet yığmaları, gelir dağılımındaki adaletsizliği körüklüyor, toplumun alt tabakasını eziyordu. Sosyal sınıflar arasındaki uçurumların artmasıyla toplumsal yapıda zayıflık yaratılıyordu. Bundan dolayı yarımadada yaşayanlar çevrelerindeki büyük imparatorlukların oyuncağı olarak yaşamlarını sürdürmekteydi. Onların bu zayıf ve geri durumları, ölü toplumların durumuna benzemekteydi.
Bu nedenle Cenab-ı Hak, elçisine inzal ettiği mesajlarında, şirk sistemi ile toplumların geri kalmalarını, toplumların ölüp mezara girmesi olarak değerlendirmektedir.
Cenab-ı Hak, müşriklerin geri kalmışlıklarının, üzerlerine ölü toprağı serilmiş olmasının esas sebebinin, şirk sistemi ile bu sistemin uygulayıcılarının değer tanımaz, açgözlü haksız rekabet ve mal çoğaltma yarışı olduğunu bildirdi. Bunu idrak edebilmeleri için onları derin derin düşünmeye davet etti. Şayet önyargılardan uzak düşünür, bilimsel temelli ve aklı önceleyerek detaylarıyla durum analizi yaparlarsa dünya ve ahiret hayatlarını nasıl cehenneme çevirdiklerini görebileceklerini bildirdi. Rabbimiz, bu toplumların akıllarını kullanmaz, gidişatlarını değiştirmeyecek olurlarsa, felaketi mutlaka yaşayarak göreceklerini ifade etti. Sonunda, açgözlü ve sınır tanımaz bir hırsla yığdıkları mal ve servet, nüfus ve soy sop çokluğu nimetlerinden sorguya çekileceklerini vurguladı. Böylece Mekke müşrik baronlarının, Hz. Muhammed’in (a.s) oğlunun vefat etmiş olması nedeniyle davasını kendisinden sonra sürdüren olmayacağı şeklindeki propagandalarına karşı aslında kendi sistemlerinin tehlike altında olduğunu ve gelecekte acı bir felaketin kendilerini beklemekte olduğunu dile getirdi. Cenab-ı Hak bunları elçisine inzal ettiği Tekasür suresinde bildirdi.
Rahman Rahim Allah’ın adına
1- 8-Çoğaltma yarışı / aç gözlülük sonunda sizi kabre sokuncaya kadar eğlendirip oyaladı. Ama yakında bileceksiniz. Mutlaka ama mutlaka yakında bileceksiniz. Ama derinden düşünseydiniz / akletseydiniz / ilme’l-yakîn ile bilseydiniz, (dünya ve ahiret geleceğinizi) cehenneme çevirdiğinizi muhakkak görürdünüz. (Gerçi böyle yapmaya devam ederseniz sonunda) onu ayne’l-yakin olarak / yaşayarak mutlaka göreceksiniz. Sonunda o gün siz nimetlerden mutlaka sorguya çekileceksiniz. (Tekasür Suresi 1-8)
3.6. Gösteriş ve Göz boyayıcı Dindarlıkları ile Şımarık Mekkeli Müşrik İleri Gelenler
Mekkeli müşrik elitlerin her menfi propagandasına karşı inzal olan surelerin halka okunması, onların suratlarına tokat gibi bir cevap teşkil ediyordu. Kur’an’ın müthiş belagati ve son derece etkileyici ifadeleri, müşrik baronların içinde bulundukları haleti ruhiyeyi en güzel şekilde açıklıyor ve onları çılgına çeviriyordu. Bunu telafi için hemen karşı cevabı alaycı ve kibirli bir şımarıklıkla vermeye çalışıyorlardı.
Bu çerçevede Tekasür suresinde yapılan hesaba çekilme tehdidine alaycı bir şekilde karşılık verdiler. Kendilerinin hâkim pozisyonda olmaları nedeniyle elli kişilik bir topluluğa ulaşan Hz. Muhammed’in (a.s) safına katılanları küçümseyerek “Bunlar mı bize hesap soracak? Bunlara mı hesap vereceğiz?” diyorlardı. Gün gelip Hz. Muhammed (a.s) ve arkadaşlarının hesap soracak büyüklüğe ulaşması ve iktidarı ele geçirmesi iddiasının gülünç olduğunu dillendiriyorlardı. Cenab-ı Hak onların bu sözlerine Maun suresi ile karşılık verdi.
Müşrik ileri gelenlerin hesap vermelerinin kaçınılmaz oluşunun nedeni bu surede ortaya konulur. Buna göre hesap vermeyi reddeden müşrik elitlerin iktidardan düşmesi ve hesap sorulması bir kaderdir, sosyolojik / ilahi bir yasadır. Zira Mekke’nin şımarık elitleri yetim, yoksul ve miskin olan toplumun alt sınıfına hiç değer vermemektedirler. Böylelikle toplumun önemli bir kesimini karşılarına almaktadırlar. Gelecekte bu kesimin Hz. Muhammed’in (a.s) saflarında yer alacağı çok açıktır. Dahası bu elitler toplumun işlerinin düzenlenmesi, ihtiyaçlarının giderilmesi, durumlarının iyileştirilmesi, sorunlarının çözülmesi için yapılması gereken salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarının amaçlarından gafildirler. Onlar bu hedeflere karşı ilgisiz oldukları gibi, toplantılarında sadece kendilerini iyiliksever, halkın yararına çalıştığı izlenimini verecek gösteriş ve seremonilerle meşgul olurlar. Hatta bu aktivitelerin eğlenceli olmasına da önem verirler. Salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarında aldıkları kararlar, halka şirin görünmeye, onların gözlerini boyamaya, gösterişe dayalı aktivitelerden ibarettir. Bu yolla halk nezdinde çok dindar olarak göründüklerini düşünürler ama gerçekte halkın faydasına olacak esaslı kararlara ve uygulamalara asla yönelmezler. İyilik adına yaptıkları aslında halkı aldatmaya yönelik hareketlerdir. Gösteriş için iyiliksever, dindar, iyi niyetli görünürler. Bunun en açık kanıtı, halkın en basit işlerine bile ilgisizlikleri, halkın ihtiyacı olan en küçük yardımı bile esirgemeleri ve yardım edecek olanları da engellemeleridir.
Cenab-ı Hak, bu sure ile müşrik elitlerin karaktersizliklerini deşifre ederken insanlara karşı sorumluluğun Allah’a karşı sorumluluktan ayrı tutulamayacağını ortaya koydu:
Rahman ve Rahim Allah Adına
1-7-Dini yalanlayan / hesap vermeyi reddeden / yaptıklarından hesaba çekilmeye karşı çıkan şu kimseyi gördün mü? İşte odur, yetimi itip kakan ve yoksulu doyurmaya teşvik etmeyen kimse! Bu nedenle olmaz olsun / veyl olsun salatlarında ilgisiz, duyarsız olanlara ve gösteriş olsun diye salat edenlere! / gösteriş olsun diye namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyeti yapıyormuş gibi görünenlere! Onlar en küçük yardımı bile (maunu) esirgeyenlerdir. / engelleyenlerdir. (Maun Suresi 1-7)
3.7. Mekke Müşrik İleri Gelenlerinin Uzlaşma Girişimleri
Hz. Muhammed’in (a.s) başlattığı tevhidi dünya görüşü Mekke kamuoyunda tartışıldıkça halk tabanından fiili olmasa da fikri olarak taraftar bulmuştu. Her ne kadar Hz. Muhammed’in (a.s) safına geçenlerin sayısı genel nüfusa oranla fazla değilse de vicdanlardaki taraftarın sayısı oldukça fazlaydı. Zira Mekke’deki mutlu azınlık olan müşrik elitler, halkın isteklerini ve ihtiyaçlarını dikkate almayıp sadece kendi mal ve servetlerindeki artışı ve otoritelerini güçlendirmeyi düşündüklerinden Hz. Muhammed’in (a.s) çıkışı sessiz yığınlarda olumlu tesir göstermişti.
Önceleri Mekke’nin dışında tenha ve kuytu köşelerde gerçekleştirilen salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantıları artık Kabe’nin yakınında Darün Nedve / meclisinin çaprazında gerçekleştirilmekteydi. Mekkeli elitlerin alaycı, aşağılayıcı söylemlerine cevaben Cenab-ı Hakk’ın elçisine nazil ettiği karşı söylemler, Darül Erkam meclisinde okunuyor ve bu merkezden Mekke kamuoyuna yayılıyordu. Mekke kamuoyu, müşriklerin Darün Nedve meclisi ve Hz. Muhammed’in (a.s) Darül Erkam meclisinde yaptıkları konuşma, okuma ve nutukları sürekli izliyor ve her iki merkezden yayılan mesajlar halk arasında tartışılıyordu.
Mekke müşrik yöneticilerinin kamuoyuna verdikleri mesajlar, muhalif hareketi aşağılamak, alay etmek ve dikkate değer bulmamak şeklinden öteye geçmiyordu. Hâlbuki Hz. Muhammed’e (a.s) inzal olan surelerdeki mesajlar, müşrik elitlerin kötü karakterlerini, halkı sömürmek için gerçekleştirdikleri aldatmaları ve hileleri deşifre eden derinlikli mesajlardı. Bu nedenle Hz. Muhammed’in (a.s) safında fiili yer alan Mekkeli sayısı hâlihazırda küçük ve önemsiz görülse de artış hızı ve halk tabanında yaptığı olumlu etki dikkate alındığında bu işin öyle alay ve küçümsemeyle geçiştirilemeyeceği bazı müşrik ileri gelenlerince görülüyordu. Ayrıca Darün Nedve meclisinde yapılan her oturumda Hz. Muhammed’e (a.s) karşı geliştirilen söyleme karşı Darül Erkam meclisinden gelen cevap, halk nezdinde Mekke yönetiminin itibarını daha da düşürüyor ve yönetim sürekli kan kaybediyordu.
Bu duruma karşı acilen daha etkin yöntemler geliştirilmeli, Hz. Muhammed’in (a.s) muhalif hareketi etkisiz hale getirilmeliydi. Bunun bir yolu da Hz. Muhammed’i (a.s) sistem içerisine çekmekti. Bu amaçla Hz. Muhammed’e (a.s) bir uzlaşma teklifi getirdiler. Bu teklife göre, her iki tarafın temel aldığı / taptığı / değer verdiği paradigmalar / ilkeler / kutsallar / ilahlar taraflarca saygın kabul edilecek ve kimse kimsenin ilkesini / paradigmasını / kutsalını / ilahını yanlış bulmayacak ve tek bir meclis çatısı altında toplanılarak toplumsal sorunlar bazen bir tarafın ilkesine / paradigmasına göre bazen de öbür tarafın ilkesine / paradigmasına dayanarak çözüme kavuşturulacaktı. Değişik rivayetler olmakla birlikte uzlaşma teklifi, bir yıl Hz. Muhammed’in (a.s) müşriklerin ilahlarına uyması, sonraki bir yıl müşriklerin Hz. Muhammed’in (a.s) ilahına uyması biçiminde idi. Süreç içerisinde gidişata bakılarak, umumi gidiş Hz. Muhammed’in (a.s) ilahına doğru olacaksa bunda bir sorun görmeyeceklerdi. Yine süreç içerisinde tamamen tevhidi dünya görüşüne bile geçilebilecekti. ([1])
Bilindiği üzere Hz. Muhammed (a.s) vahiy gelmeden önce Darün Nedve meclisindeki salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri için yapılan) toplantılarında gerçek manada salat (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetleri yapmak) istiyor ve bu amaçla halkın ihtiyaçlarını karşılamak, toplumun sorunlarını çözmek için çaba sarf ediyordu. Ancak meclisin müşrik elitleri onun bu gayretlerine engel oluyorlardı. Hz. Muhammed (a.s) Darün Nedve meclisinde iken bu iblislere rağmen iyi şeyler yapılamayacağını gördüğü için Hira’ya çekilmişti. Kendi toplumunu ıslah etmenin yöntemini ararken Cenab-ı Hak onun elinden tutmuş, kendisine yol göstermek için onu elçisi olarak atamıştı. Kısaca Hz. Muhammed (a.s) zaten daha önce bu yöntemle bir yere varılamayacağını yaşayarak görmüştü. Mekke elitlerinin yaptıkları teklife karşı Cenab-ı Hak elçisinin vermesi gereken cevabı hemen inzal etti;
“Sizlere teklif edilen tevhidi dünya görüşünü reddeden Mekke’nin müşrik elitleri! Ben sizin bu teklifinizi reddediyorum. Çünkü sizin ilkelerinizi / ilahlarınızı / kutsallarınızı kabul etmiyorum, bundan sonra da kabul etmeyeceğim! Sizin ilkelerinize / ilahlarınıza asla değer vermiyorum, bundan sonra da vermeyeceğim. Sizin ilkelerinizi ve ilahlarınızı asla saygın bulmuyorum, bundan sonra da asla saygın bulmayacağım! Sizin bu ilke, ilah ve kutsallarınız kabul edilmeye, saygın bulunmaya değer şeyler değildir ki, ben onları kendim içinde tapınılması gereken, saygınlıkla karşılanması gereken, ilke olarak üstün görülmesi gereken şeyler olarak kabul edeyim!”
-
“Çünkü sizin ilke, ilah ve kutsallarınız, tevhidi, birlik ve beraberliği, kardeşliği, paylaşmayı, adaleti öngörmesi gerekirken bunların tam tersine şirki, ayrılığı, çatışmayı, sömürüyü, zulmü öngörüyor.”
-
“Çünkü sizin ilke, ilah ve kutsallarınız, merhameti, şefkati, vermeyi, yoksul ve muhtacın elinden tutup kaldırmayı, hesap vermeyi öngörmesi gerekirken bunların tam tersine katılığı, sertliği, şiddeti, öfkeyi, totaliter olmayı öngörüyor.”
-
“Çünkü sizin ilke, ilah ve kutsallarınız, iyilikleri, hayrı, güzelliği, doğruluğu, dürüstlüğü, hakkaniyeti öngörmesi gerekirken bunların tam tersine kötülükleri, çirkinlikleri, sahtekarlığı, hilebazlığı, haddi aşmayı, saldırganlığı, hak hukuk tanımazlığı, hakkı ve doğruluğu güçlüde görmeyi öngörmektedir.”
“Sizler de bu teklifinizde samimi değilsiniz! Zira siz bu ilke, ilah ve kutsallarınızla benim ilke, ilah ve kutsalıma asla saygı göstermezsiniz ve onları kabul etmezsiniz.”
“Bu durumun asla değişmeyeceği, bunun değişmez bir hakikat olduğunun en güzel kanıtı sizlerin ve benim geçmişte de aynı şekilde davranışımızdır. Ben geçmişte de sizlerin ilke ve paradigmalarınızı kabul etmedim, onlara saygı duymadım ve onları üstün değerler olarak görmedim. Şimdiye kadar sizin bu soyguncu, vurguncu ve vahşi düzeninizi asla onaylamadım. Siz de geçmişte aynı şekilde benim ilke ve paradigmalarımı kabul etmediniz, onları saygın bulmadınız ve onları üstün değerler olarak görmediniz. Şimdiye kadar birliği, kardeşliği, iyiliği, doğruluğu, adaleti, şefkati ve merhameti esas alan bir sistemi öngörmediniz ve uygulamadınız.”
“Sizin sisteminiz de sizin gibi aşağılık, rezil, zalim, vahşi ve kötüdür. Benim arzuladığım sistem, benim karakterime uygun, yüce, güvenilir, adaletli, merhametli, iyi ve dosdoğrudur. İşte bu nedenlerle sizlerin yolu ile benim yolum aynı değildir. Asla birleşemez, birlikte yol alamaz. İki yol da birbirinin tam zıddıdır. İşin sonunda herkes hesabını ayrı ayrı verecektir.”
“Sonuç olarak sizlerin kötü, ahlaksız, hileci ve aldatmacı karakterlerinize tam olarak uyan, aşağılık, ahlaksızca ve içinde hile ve aldatma oyunları barındıran bu teklifinizi şiddetle reddediyorum. Herkes yaptıklarının hesabını, karşılığını kendisi görecektir. Kimse kimsenin hesabından sorulmayacak. Herkesin hesabı ayrı olacaktır.”
Yukarıda verilmeye çalışılan anlamlar veciz ve özlü olarak Kâfurun suresinde derç edilmiştir:
Rahman ve Rahim Allah adına.
1 -6- De ki: “Ey Kafirler! Ben sizin taptıklarınıza asla tapmayacağım. (asla tapmam). Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz (tapmazsınız). Zaten ben asla sizin taptıklarınıza tapmadım. Siz de benim taptığıma tapmadınız. Sizin dininiz / hesabınız sizin için (size ait), benim dinim de / hesabım da benim içindir (bana aittir). (Kafirun Suresi 1-6)
Kafirun Suresinin Mekke kamuoyuna okunmasıyla Mekke müşrik elitlerinin hilesi ve sahtekârlık girişimi hem deşifre olmuş hem de yaptıkları ahlaksız teklif suratlarında patlamıştı. Bu sure onların suratına öyle bir sille vurmuştur ki artık Hz. Muhammed’in (a.s) hareketi bir dönüm noktasını daha geçmiştir. Az sayıdaki bağlılarına rağmen artık hareket kendisiyle pazarlık yapılan bir noktaya ulaşmıştır. Daha önceleri alay edilen, küçümsenen, aşağılanan, hatta yok sayılan bir pozisyondan kendisiyle müzakere masasına oturulan bir duruma gelmiş olması hareketin artık maya tuttuğunu göstermiştir.
Yaptıkları bu teklife böylesine sert bir yanıt alınca Mekke müşrik elitlerinin bu harekete ve hareketin bağlılarına karşı tavırlarında sertlik ve şiddet yanlısı bir tutum takınacakları aşikardır. Bundan sonraki süreçte alay, aşağılama ve küçük görmeleri şiddet, işkence ve fiili yaptırımlar takip edecektir.
[1] ) İbnül Hişam Tefsiri:
Velid b. Muğire, Âs b. Vâil, Esved b. Muttalib, Ümeyye b. Halef birlikte Resûlullah'a tekliflerini götürdüler ve Velib b. Muğire :
“Muhammed bizi dinle” dedi ve şöyle devam etti:
“Senin aramızda her zaman değerli bir yerin oldu. Gel bir anlaşma yapalım. Umuyoruz ki bu senin de bizim de iyiliğimize olacak.
Teklifimiz şu, biz senin taptığına tapalım; sen de bizim putlarımızı kabul et; Böylelikle hem senin inancın, hem de bizim inancımız geçerli olur. Bir süre böyle devam edelim.
Eğer senin taptığına tapmamız hakkımızda daha fazla imkânlara neden olacaksa, bizler bu nimetlerden mahrum kalmamış oluruz.
Sen de bizim taptığımızı kabul ettiğin için, bizim taptıklarımızın lütfundan mahrum kalmamış olursun. Böylelikle sen de biz de mutlu oluruz; istediğimize kavuşmuş oluruz. Ne dersin, kabul ediyor musun? Kabul et de şu aramızdaki husumeti burada bitirelim”.