BÖLÜM 9
HABEŞİSTAN’A HİCRET
Peygamberimiz başlattığı hareketinin geleceği konusunda endişelenmektedir. Zira 1. Habeşistan hicretinden sonra yaşanan siyasi başarısızlığın sonrasında Mekke halkından kendi saflarına geçiş azalmış ve müşriklerin baskısı daha da artmıştır. Bir taraftan halk üzerinde şiddet uygulamaları diğer taraftan müminlere boykot tehditleri Mekkeliler üzerinde derin etki yapmakta ve davete icabet etme konusunda onlarda tereddütler yaratmaktadır. Bu bunalımı aşmanın iki yolu vardı. Birincisi Mekke’nin müşrik elebaşılarından bazı şahsiyetlerin Hz. Muhammed @ safına geçmesi. Diğeri ise Mekke’deki baskı ve zorlayıcı ortamdan kurtulmak için başka mekanlara hicret etmek.
Birinci seçeneğin gerçekleşmesi için Hz. Muhammed @ kendisine yardımcı göndermesini Cenab-ı Hak’tan niyaz eder. Mücadelesini devam ettirebilmek için kendisine destek olacak müşrik elitlerin ağır toplarından olan iki Ömer’den birisinin (birisi Ebu Cehil diğeri Hz. Ömer) iman etmesi için dua eder.
İkinci seçenek ise Mekke halkından “kararsızların / araftakilerin” iman etmeleri halinde baskı ve zorluklara muhatap olmayacakları bir ortamın hazırlanmasıdır. Daha önce 1. Habeşistan hicretinde yaşananlar da dikkate alınarak 2. Habeşistan hicreti hazırlıklarına başlanır. Bu hazırlıklar hicret edecek müminlerin gittikleri yerde nasıl davranacakları ve hangi bilgi birikimine sahip olmaları gerektiği kapsamında idi. Bu kez de Mekke müşriklerinin oyununa gelinirse ikinci bir siyasi yenilgiyi bu hareketin kaldırması mümkün değildi. Muhakkak başarılı olunması gerekliydi. Diğer taraftan Mekke müşrik elebaşıların yalan haberlerle aynı numarayı yaparak muhacirleri geri getirmeyi denemeyeceği açıktı. Zira mümin muhacirler aynı numarayı yutmayacaktı. Fakat bu kez Mekke müşrik elebaşıların Habeşistan kralını ve çevresini muhacirler aleyhine kışkırtıp onların sığınma taleplerini reddetmesini ve muhacirleri kendilerine teslim etmesini isteyecekleri aşikardı. Bunu sağlamak için onlar önce hediyeler, ticari ilişkilerde iyileştirmeler teklif ederek Habeşistan yöneticilerinin huzuruna çıkacaklar, daha sonra ise müminlerin dünya görüşlerinin hem Mekke hem de Habeşistan’ın dünya görüşlerine ters olduğu üzerinden hareket edileceği görülüyordu. Bu nedenle Rabbimiz elçisine rehberlik edip muhacirlerin hazırlıklı olmalarını sağladı ve Meryem suresini inzal etti.
Meryem suresinde Hz. Muhammed’in @ kendisine yardımcı göndermesine yönelik niyazına cevap verildiği gibi Hz. İsa’nın babasız doğumunun Cenab-ı Hak açısından yaratmanın türlerinden bir tür olduğu konusu işlenir. Bu fikirden yola çıkarak Hz. İsa’ya asla ilahlık sıfatının verilemeyeceğini anlatmak için sure Hz. Yahya’nın @ doğum olayını anlatan Hz. Zekeriyya @ kıssası ile başlar.
Hz. Yahya’nın @ doğum olayının Hz. İsa’nın @ mucizevi doğum olayı ile bağlantısı incelenecek olursa; bu kıssa ile Cenab-ı Hakk’ın yaratma hususunda bir tek yolunun olmadığı, O’nun yaratma şekillerine sınır konulamayacağı anlaşılır. Nasıl ki Hz. Adem’i @ topraktan, babasız ve anasız yaratmışsa, Hz. İsa’yı @ da babasız olarak neden yaratamasın? Ya da nasıl ki Hz. Zekeriya @ gibi yaşlanmış ve cinsel gücü kalmamış bir erkekten ve gençliğinden beri kısır olan artık menapoza girmiş karısından çocuk olması imkânsız görünse de tarihte böyle bir olay vuku bulmuşsa, Hz. İsa @ da babasız dünyaya gelebilir. Bu tür olaylar Cenab-ı Hak açısından kolaydır. Fakat asıl şaşılması gereken, bu olay sonucunda yaratılanı yaratana nispet edip ilahlaştırmaktır. Nasıl ki ne Hz. Âdem @ ne de Hz. Yahya @ mucizevi (normal doğum harici) doğumları nedeniyle insanlarca ilahlaştırılmıyorsa Hz. İsa’nın @ ilahlaştırılması da yanlıştır.
Aslında bu kıssalar aynı zamanda Hz. Muhammed’in @ tevhit hareketinin geleceğinden endişe etmesi nedeniyle Cenab-ı Hakk’tan destekçi göndermesi için yaptığı duanın kabul olunduğu ve destekçilerin gönderileceğinin bir ihbarı şeklinde de görülebilir. Söz konusu ihbar çok kısa bir süre sonra Hz. Hamza ile Hz. Ömer’in iman etmeleri şeklinde tecelli etmiştir.
Müminlerin Habeşistan’a ikinci kez hicret hazırlıkları kapsamında inzal olan bu sure, hicret eden Cafer bin Ebu Talip tarafından Necaşi ve Hristiyan otoritelere müminlerin Hz. İsa’nın @ doğasına bakış açısını izah etmek için okunmuştur.
Sure önce Hz. Zekeriya @ kıssasını anlatmayla başlar. Bu kıssada Hz. Zekeriya @ davasını devam ettirecek bir oğul vermesi için Allah’a niyazı eder. Aynı endişe Hz. Muhammed’de @ vardır ve o Cenab-ı Hak’ka tevhit hareketine destek olması için bir yardımcı vermesini yürekten dua eder. Hz. Zekeriya @ niyazda bulunurken bu niyazının neredeyse imkansızlığını da düşünmektedir. Zira hem kendisi ihtiyarlamış hem de karısı gençliğinden beri kısır ve şimdi de ihtiyardır. Yani oğlunun olması biyolojik olarak normal şartlarda imkânsız görünmektedir. Hz. Zekeriya’nın @ oğul istemesinin asıl sebebi bir evladının olmasından ziyade, davasını devam ettirecek, yoluna varis olacak bir şahsiyeti istemesidir. Hz. Muhammed’de @ oldukça zor durumdadır. Zira hareketine katılımlar neredeyse durma noktasına gelmiştir. Bu duraksamayı açmak için imkânsız olduğunu düşünse de Ebu Cehil’in ya da Hz. Ömer’in yani Mekke’de güçlü bir otoriteye sahip olan kişi ve/veya kişilerin kendisine destekçi olmasını istemektedir. Ebu Cehil, müşriklerin baş aktörü, Hz. Ömer ise Mekke müşrik yönetiminin Dışişleri Bakanı pozisyonunda ve kendisinin en azılı düşmanlarından birisi idi. Hz. Hamza ise kendi amcası olmakla birlikte kendi saflarına katılmamış ama ‘aslan avcısı’ sıfatıyla Mekke’de kendisinden çekinilen bir şahsiyetti. Yani Hz. Muhammed @ aynı Hz. Zekeriya @ gibi normal şartlarda imkânsız olanı istemektedir. Fakat davasının devamı için başka yapacağı bir şey yoktur. Allah için ise hiçbir şey imkânsız değildir.
Rahman Rahim Allah Adına
1-6- Kaf. Ha. Ya. Ayn. Sad. (Bu,) Rabbinin, kulu Zekeriya’ya olan rahmetinin anılmasıdır. Hani o, yürekten Rabbine seslenerek şöyle demişti: “Ey Rabbim! Doğrusu, artık kemiklerim gevşedi, saçlarım ağardı. Ama ey Rabbim, şimdiye kadar Sana yönelttiğim duada cevapsız bırakıldığım hiç olmadı. Doğrusu ben, arkamdan iş başına geçecek olan yakınlarımdan endişe ediyorum. Karım da kısırdır. Tarafından bana bir veli (yardımcı) bağışla. Ki o bana varis olsun; Yakup hanedanına da varis olsun. Rabbim, onu rızana layık kıl! (Meryem Suresi 1-6)
Cenab-ı Hak, Zekeriya’ya @ Yahya adında bir evlat vereceğini müjdelediği zaman O bu müjdeye inanamaz ve bunun için bir işaret vermesini ister. Cenab-ı Hak da üç gün süre ile hiçbir şey konuşmamasını bildirir. O’da bu emri yerine getirir ve kavminden kime rast gelirse ve kendisine ne söylenirse söylensin karşılık vermez ve susar. Bu kıssadan aldığı talimat ile Hz. Muhammed’de @ Ebu Cehil’in kendisine en ağır hakaretlerde bulunmasına rağmen ona karşılık vermeyip susar. Cenab-ı Hak, tıpkı Hz. Zekeriya’ya @ Hz. Yahya’yı @ davasını sürdürmesi için ihsan ettiği gibi Hz. Muhammed’e @ de Hz. Hamza’yı ihsan etti ve onun iman etmesi için gereken ortamı hazırladı ve iman etmesini sağladı.
9.1. Hz. Hamza’nın İman etmesi
Siyer kaynakları ([1]) Hz. Hamza’nın Hz. Muhammed @ ın saflarına katılışı olayını şöyle anlatır;
“Hz. Muhammed @ bir gün Safa tepeciğinin yanında oturduğu sırada, Ebu Cehil ile Adiyy b. Hamrâ ve İbn Es da oraya uğradılar. Ebu Cehil Peygamberimiz (a.s.) a sövüp sayarak kendisini çok incitti.
Peygamberimiz (a.s.) ise ona hiçbir şey söylemedi, kalkıp evine gitti.
Abdullah b. Cüd'an'ın azadlı kölesi bir hatun, evinden, Ebu Cehil'in bütün söylediklerini işitmişti. Çok geçmeden, Hz. Hamza, yayı omzunda olduğu halde, avlanmaktan dönüp oraya geldi. Kendisi avcı idi, daima avlanmaya giderdi. Avlanmaktan döndüğü zaman, Kâbe’yi tavaf etmedikçe, sonra da Kureyşlilerin toplantı yerine uğrayarak onları selamlayıp kendileriyle biraz konuşmadıkça, evine gitmezdi.
Hz. Hamza, Kureyş yiğitleri arasında en şerefli ve en güçlü olanı ve kendisinden en çok korkulanları arasında idi. Hz. Hamza Kâbe’ye doğru giderken, azadlı cariye ona:
‘Ey Umâre'nin babası! Kardeşinin oğlu Hz. Muhammed'e biraz önce Ebu'l-Hakem Amr b. Hişam tarafından yapılan kötülüğü görmüş olsaydın, sen hiç dayanamazdın. Onu orada otururken bulup sövdü saydı, hoşuna gitmeyecek şeyler söyledi, sonra da dönüp gitti. Hz. Muhammed ise ona hiçbir şey söylemedi’ dedi.
Yüce Allah Hz. Hamza'nın iyiliğini dilediği için, kendisi, kadının söylediği şeylerden son derece öfkelendi ve hemen Ebu Cehili bulmak için Mescid-i Haram'a girdi.
Ebu Cehil'in Kureyş’lilerden bir cemaat arasında oturduğunu gördü, ona doğru vardı. Başucuna dikildi, hemen yayını kaldırıp onun başına şiddetle vurdu. Başını fena halde yaraladı.
‘Sen misin ona sövüp sayan? İşte, ben de onun dinindeyim! Onun söylediğini söylüyorum! Gücün yetiyorsa, o yaptıklarını bana da yap bakayım’ dedi.
Ebu Cehil'in mensup bulunduğu Mahzum oğullarından bazı kimseler, Hz. Hamza'ya karşı Ebu Cehil'e yardım etmek üzere ayağa kalktılar, Fakat Ebu Cehil kendi kavminden olanlara:
‘Bırakın Ebu Umâre'yi Vallahi ben onun kardeşinin oğluna çok kötü sövüp saymıştım’ dedi
Hz. Hamza ertesi günü, sabahleyin Peygamberimiz (a.s.) ın yanına vardı. Ve müslüman oldu.”
Yukarıdaki anlatımda da görüldüğü üzere Hz. Hamza’nın iman etmesi tamamen kabile asabiyesinin verdiği hissi bir olay üzerine gerçekleşmiştir. Kabile asabiyesi nedeniyle ilan edilen tarafgirlik daha sonra Hz. Hamza’nın yeğenine karşı yüreğinin yumuşamasına neden oldu. Onun kalbi merhametle doldu ve gerçekten iman ettiğini gelip yeğenine bildirdi. Bu olaylar zincirinde susma orucu talimatını Hz. Muhammed @ yerine getirmiş ve Hz. Zekeriya’ya @ davasını devam ettirecek oğul nasıl mucizevi bir şekilde ihsan edildiyse Hz. Muhammed’e @ de hareketini devam ettirecek Hz. Hamza ihsan edilmiştir.
7-11- (Allah şöyle buyurdu:) “Ey Zekeriya! Biz sana bir delikanlı müjdeleriz ki, onun adı Yahya’dır. Daha önce ona kimseyi adaş yapmadık.” Zekeriya: “Rabbim!” dedi “karım kısır olduğu, ben de ihtiyarlığın son sınırına vardığım halde, benim nasıl delikanlım olabilir?” Allah: “İşte böyle, dedi; Rabbin: O bana kolaydır. Daha önce, sen hiçbir şey değilken seni de Ben yaratmıştım” buyurdu. O (Zekeriya): “Rabbim!” dedi, “(delikanlım olacağına dair) bana bir işaret ver.” Allah: “Sana işaret, sapasağlam olduğun halde üç gün insanlarla konuşmamandır” buyurdu. Bunun üzerine Zekeriya, mabette kavminin karşısına çıkarak onlara: Sabah akşam / her zaman tesbih etmelerini vahyetti. (işaret etti) (Meryem Suresi 7-11)
İlginçtir Hz. Hamza ile Hz. Yahya’nın @ karakterleri birbirine çok benzediği gibi sonları da birbirine çok benzer. Her ikisi de şehit olmuştur. Her ikisi de düşman saflarındaki ve emir sahiplerinden olan bir kadının kışkırtması sonucu şehit edilmiştir. Her ikisi de takvalı / vakarlı şahsiyetlerdi fakat asla zorba değillerdi.
12-15- “Ey Yahya! Kitab’a vargücünle sarıl!” (dedik) ve henüz sabi / şirki terk etmiş iken ona (ilim ve) hikmet verdik. Tarafımızdan ona sevgi / kalp yumuşaklığı / merhamet ve arınmışlık da (verdik). O, çok takvalı bir kimse idi. Ana-babasına çok iyi davranırdı; o, isyankâr bir zorba değildi. Doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağı gün ona selam olsun! (Meryem Suresi 12-15)
Hz. Muhammed’in @ duasına karşılık güçlü bir şahsiyetin mümin olacağının müjdesi Hz. Zekeriya’ya @ verilen müjde metaforunda verildikten sonra sıra Hz. İsa’nın mucizevi doğumu kıssasına gelir.
Habeşistan’a yapılan ilk hicrette muhacirlerin en büyük zorluk çektiği husus Habeşistan rejiminin temelini oluşturan Kilisenin yapısı ve bu yapının bağrından doğduğu teslis düşüncesi idi. Bu düşünce Hz. İsa’nın @ doğası ile ilgiliydi. Bu düşünceye göre, Kilise Hz. İsa’nın @ temsilcisi idi ve Hz. İsa da @ Allah’ın oğlu idi. Her ne kadar bu düşünce Bizans’taki kadar güçlü değilse de yine de yönetimde hayli etkin olan Habeşistan kilisesi, bu düşünceyi oldukça benimsemişti. Zira bu düşünce sayesinde Habeşistan iktidarına Allah’ın oğlu adına ortaktı. Kilise ruhbanları açısından bu düşünce devlet yönetiminden pay almak için çok önemliydi. Fakat diğer taraftan Necaşi ve onun gibi bu teslis inancına dolayısıyla kilisenin iktidara ortak olmasına karşı çıkan siyasi otoriteler de mevcuttu. Hatta kendi aralarında bir çekişmenin / mücadelenin var olduğu da söylenebilir.
Daha önce hicret edip geri dönmüş müminler, Hz. İsa’nın @ doğasına getirilen yorumdan kaynaklanan ve yönetime yansıyan bu konu hakkında net bir bilgiye sahip değillerdi. İlk hicretlerinde karşılaştıkları bu duruma ait bilgi ve yapıları Mekke’ye geri döndüklerinde Hz. Muhammed’e @ bildirmişlerdi.
Cenab-ı Hak ikinci kez hicret için müminleri tekrar Habeşistan’a göndermeye hazırlanan elçisine bu konuda müminleri donanımlı hale getirmesi için Hz. İsa’nın @ doğum olayı konusunda Meryem suresindeki ilgili ayetleri inzal etti. Çünkü hicret gerçekleştiğinde Mekke müşriklerinin bu kez Necaşiye elçiler gönderip muhacirleri geri iade etmesini talep edeceklerdi. Taleplerinin Necaşi tarafından kabul edilmesi için Necaşi’ye ve çevresindeki etkin kimselere hediyeler sunacaklar, ticaret hacimlerinin artırılması teklifinde bulunacaklar ve sonunda muhacirlerin dünya görüşlerinin her iki taraf için de zararlı görüşler olduğu üzerinde duracaklardı. Necaşi’nin muhacirlere sahip çıkması için Mekke müşriklerinin bu taleplerini reddetmesinin sağlanması gerekli idi. Bunu yaparken Necaşinin kendi çevresindeki otoriteler karşısında da zayıf kalmaması gerekmekteydi. Bu nedenle muhacir müminlerin hem kendilerini gayet iyi bir şekilde savunmaları hem de Necaşi’nin devletteki diğer otoritelere karşı kendi inançlarını / dinlerini doğru bir şekilde savunmaları şarttı.
Bu konudaki sahip olunacak bilgi ve donanım Habeşistan’a gidecek muhacirler için çok önemliydi. Hz. İsa’nın @ doğasına yönelik sorulacak sorulara verilecek cevaplar müminlerin oradaki kaderlerini belirleyecekti.
Cenab-ı Hak, Meryem suresinde nazil ettiği kıssa ile müminlerin ihtiyacını giderdi ve gerçeğin ne olduğunu da ortaya koydu. Anlatılan kıssa ile hem hristiyanları Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu inancına sürükleyen onun mucizevi doğum olayı anlatıldı hem de bu mucizevi doğumun Allah’ın yaratma çeşitlerinden birisi olduğu vurgusu ile Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olmasının yanlış olduğu belirtildi. Cenab-ı Hakk’ın yaratıcı olması nedeniyle oğul edinmekten münezzeh olduğu, Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu inancının da şirk olduğu belirtildi. Böylece O’nun oğlu iddiası ile Kilisenin Hz. İsa’yı @ temsilen kutsal bir statü ile yönetimde yer almasının da yönetimde oluşan bir şirk olduğu belirtilmiş oldu.
Şirk sisteminin hangi formda olursa olsun doğru olmadığı net bir şekilde ifade edildiği için bu suredeki anlatımlardan her ne kadar Kilise otoriteleri hoşnut olmayacak olsa da söylemin dayandığı argüman kuvvetli olunca muhalefet etmek için ellerinde bir delil de bulunmayacaktı. Zira işin hakikatı buydu. Bu durumda hicret eden müminler Necaşi’nin yanında yer almış olacaklar ve Necaşi’nin eli bu ayetlerle güçlenmiş olacaktı.
Hz. Muhammed @ Habeşistan Kralı olan Necaşi’yi gayet iyi tanıyordu. O’nun adalet sahibi ve tevhit ehli olduğunu bildiği için mümin muhacirlerin orada güvende olacaklarından ve diğer maddi ihtiyaçlarının da karşılanacağından emindi.
Ayrıca muhacir müminler bir şekilde Kral Necaşi’nin huzuruna çıkmak ve Habeşistan’a hicret etmelerinin nedenleri sorulduğunda bu nedenleri devlet erkanı huzurunda açıklamak durumunda kalırlarsa, ellerinde bu nedenleri açıklayan bir metin olması gerekiyordu.
Meryem Suresi hicret edecek müminlerin ihtiyaç duyduğu bu metni de içerecek şekilde Cenab-ı Hak tarafından elçisine inzal edildi. Meryem suresi bir yönüyle Mekke’de olup bitenleri anlatırken diğer bir yönüyle de muhacirlere karşı gerek Mekke’den gelecek müşrik elçilerin gerekse de Kilise mensuplarının kışkırtıcı argümanlarına cevap verebilecek muhtevaya sahip olarak nazil oldu.
Habeşistan’a hicret edildiği zaman Hz. İsa’nın @ doğası hakkında nasıl bir inanca sahip oldukları herhangi bir şekilde gündeme geleceği zaman okunmak üzere inzal olan mucizevi doğum olayı özetle şöyle anlatılır;
“Hz. Meryem tapınağın doğu tarafında inzivaya çekilir. Cenab-ı Hak kendisine bir meleği elçi olarak gönderir. Bu melek Hz. Meryem’e insan suretinde görünür. Hz. Meryem çok korkar. Elçi melek kendisinden ona bir zarar gelmeyeceğini sadece Cenab-ı Hakk’ın kendisine bir oğlu olacağının müjdesini vermek için gönderildiğini bildirir. Bu kez Hz. Meryem büyük bir şaşkınlık yaşar ve hayret içinde bunun imkânsız olduğunu zira hiçbir erkekle ilişkisinin olmadığını belirtir. Ama elçi melek bu oluşun normal yollardan değil mucizevi bir oluş olacağını bildirir. İlave olarak da bu varoluş nedeniyle doğacak oğlanın insanlara önder olacağını insanlara rahmet olacağını da bildirdikten sonra bunun Allah tarafından kararlaştırılmış bir şey olduğunu ve kimsenin bunu engelleyemeyeceğini ifade eder ve gider. Hz. Meryem bir süre sonra hamile kalmıştır. Hamileliği ilerleyince insanlardan uzak ıssız bir yere çekilir ve doğum sancıları tuttuğunda doğumdan sonra bu çocuğu insanlara nasıl açıklayacağının endişe ve korkusu içindedir. Ölüp gitmeyi ve bunları hiç yaşamamış olmayı arzular. Fakat Cenab-ı Hak, onu yalnız ve çaresiz bırakmaz. Hemen ona moral ve motivasyon için şöyle seslenilir; ‘Sen kendinin kötü kadın olarak anılacağın ve çirkin bir iş işlediğin zannedilerek lanetle aşağılanarak anılacağın düşüncesini bir kenara at. Bu düşünce ile ölmeyi falan dileme. Sen bütün çağlar boyu çok iyi olarak ve övgüyle anılacaksın. Bu nedenle sakın tasalanma. Hemen yanında ikram edilen hurma ağacının meyvelerinden ye, iç’ denilir. Kısa bir süre sonra doğum gerçekleşir ve ‘Hadi gözün aydın olsun kurtuldun, geçmiş olsun’ diye seslenilir. ‘Şayet birisiyle karşılaşacak olursan da onun sorularına asla yanıt verme. Sadece oğlunu işaret et. Susma hakkını kullan.’ diye de ilave edilir. Hz. Meryem kendisine verilen talimatları yerine getirir. Çocuğunu alıp şehre döner. İnsanlar onun zina sonucu bir çocuk doğurduğunu zannederler ve hemen aile efradına leke getirdiği şeklinde suçlamalara başlarlar. O ise suçlamalara cevap vermez ve susma hakkını kullanarak sadece çocuğunu işaret eder. Onlar ise bu cevap karşısında çok şaşırırlar. Suçladıkları Hz. Meryem susuyor, konuşmuyor ve soruların cevabı için doğurduğu çocuktan en iyi cevabı alacaklarını işaret ediyordu. Zaman içerisinde Hz. İsa @ büyür, yetişir ve Peygamber olarak seçilip gönderilir. O, kendilerini üstün, yüce ve aziz gören fakat her türlü günah ve pis işlerin içine batmış kavminin ileri gelenlerine karşı kendisinin Allah tarafından elçi olarak seçilip gönderildiğini ve kendisine rehber olarak da kitap verildiğini söyler. O, kendisinin elçiliğine rağmen Allah’ın bir kulu olduğunu, daima iyilik, ıslah, güzellik yolunda ve arınma yolunda olduğunu haykırır. Asla gururlu, kibirli, zorba olmadığını ve annesine saygılı olduğunu söyler. Hz. İsa’nın @ bu sözleri aslında muhatabı olan kendi zamanındaki zorbalara, kendini tanrı gören zalim, aşağılık, çirkin ve kirli işler yapanlara bir cevap teşkil eder. Böylece annesine yıllar önce yaptıkları suçlamalara cevap verilmiş olur. Hz. Meryem’in ona sorun diye çocuğa işaret etmesinin sebebi de böylece anlaşılır.”
Anlatılan bu kıssa ile hem kendini kutsal, hatasız ve dolayısıyla gurur ve kibir içerisinde yönetimden pay almak isteyen kilise mensuplarına bir cevap verilecekti hem de mucizevi doğumu bahane ederek Hz. İsa’nın ilahi bir doğaya yani Allah’ın oğlu olduğu düşüncesine ulaşılamayacağı ortaya konulacaktı.
16-34- (Resulüm!) Kitap’ta Meryem’i de an. Hani o, ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmişti. Meryem, onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Derken, biz ona ruhumuzu / elçimizi gönderdik de o, kendisine tastamam bir insan şeklinde göründü. Meryem dedi ki: “Senden, çok esirgeyici olan Allah’a sığınırım! Eğer Allah’tan sakınan bir kimse isen (bana bir zararın dokunmaz)”. (Elçi:) “Ben, yalnızca, sana tertemiz bir delikanlı armağan etmek için Rabbinin bir elçisiyim,” dedi. Meryem: “Benim nasıl oğlum olabilir? Bana hiçbir insan dokunmadı. Ben bağy / isyankâr / azgın da değilim” dedi. (Elçi:) “Öyledir,” dedi; (zira) Rabbin buyurdu ki: “Bu bana kolaydır. Hem biz onu insanlara bir delil / şahit / önder ve bir rahmet kılacağız.” Bu, hüküm ve karara bağlanmış bir iş idi. Sonunda o(Meryem) ona (delikanlıya) hamile kaldı. Bunun üzerine onunla (karnındaki çocukla) uzak bir yere çekildi. Doğum sancısı onu bir hurma ağacına (dayanmaya) sevk etti. “Keşke” dedi, “bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!” Aşağısından ona şöyle seslenildi: “Tasalanma! Rabbin senin alt yanında bir su arkı vücuda getirmiştir. Hurma dalını kendine doğru silkele ki, üzerine taze, olgun hurma dökülsün. Ye, iç. Gözün aydın olsun! Eğer insanlardan birini görürsen de ki: ‘Ben, çok merhametli olan Allah’a oruç adadım; artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım.’” Nihayet onu (kucağında) taşıyarak kavmine getirdi. Dediler ki: “Ey Meryem! Hakikaten sen acayip / şaşırtıcı bir şey yaptın! Ey Harun’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir insan değildi; annen de bağy / azgın değildi.” Bunun üzerine Meryem çocuğu gösterdi. “Biz, dediler, beşikteki bir sabi ile nasıl konuşuruz?” Dedi ki “Ben, Allah’ın kuluyum. O, bana Kitab’ı verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, O beni mübarek kıldı; yaşadığım sürece bana salatı (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetlerini üstlenmeyi) ve zekâtı emretti. Beni anneme saygılı kıldı; beni bedbaht bir zorba yapmadı. Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağım gün esenlik banadır.” İşte İsa, Meryemoğlu. . . Hakkında şüpheye düştükleri gerçek budur! (Meryem Suresi 16-34)
Hz. İsa’nın mucizevi doğumundan yola çıkarak O’nun ilahlaştırılmasının yanlış olduğu ve Cenab-ı Hakk’a evlat edinme gibi bir eksikliğin yakıştırılamayacağı Meryem Suresinin müteakip ayetlerinde zikredilir ki Habeşistan’a hicret edecek müminler bunları gittikleri yerde okusunlar. Böylece oradaki Hristiyan grupların tartışmalarında müminlerin hangi tarafta durduğu da net olarak bildirilsin.
Bu ayetlerde daha da ileri gidilerek Hz. İsa’nın “Allah’ı yegâne rab edindiğini ve herkesin rabbi olduğunu” bildirdikten sonra herkesin sadece O’na kulluk etmesi gerektiği vurgulanır. Böylece Habeşistan’daki Kilise otoritesinin Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu ve kendilerinin de Hz. İsa’nın temsilcisi olduğu iddiası ile iktidardan pay alarak yönetimde tevhit yerine şirk oluşturma sevdasına yol verilmemesi gerektiği bildirilecektir. Yani yönetimde ne Mekke’deki gibi Allah’ın kızları anlayışıyla Tanrıçalar modelli bir şirk sistemi ne de Allah’ın oğlu anlayışıyla teslis modelli bir şirk sistemine yeşil ışık yakılmaz.
35-40- Bir oğul edinmek Allah'a asla yakıştırılamaz; sınırsız yüceliğiyle O böyle bir şeyin üstünde, ötesindedir! O bir şeyin olmasına hükmettiği zaman, ona yalnızca “Ol!” der -ve o (şey hemen) oluverir! (İsa şunu da söyledi:) Muhakkak ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O'na kulluk ediniz. İşte doğru yol budur. Sonra guruplar kendi aralarında ayrılığa düştüler. Büyük güne şahit olunduğu zamanda vay o kafirlerin haline! Onlar, bizim huzurumuza çıkacakları gün, neler görüp işitecekler! Fakat o zalimler bugün açık bir sapıklık içindedirler. (Resulüm!) Sen onları pişmanlık ve üzüntü günü hakkında uyar. Çünkü onlar hâlâ umursamazlık gösteriyor ve (o Gün'ün geleceğine) inanmıyorlar. Yeryüzüne ve onun üzerindekilere ancak biz varis oluruz (her şey gider, biz kalırız) ve onlar ancak bize döndürülürler. (Meryem Suresi 35-40)
Habeşistan’a hicret edecek müminlerin gittikleri yerde Hz. Muhammed’i @ de anlatmaları ve kendilerinin onu izlemeleri nedeniyle memleketlerinde baskıya maruz kaldıklarını ve yurtlarını terk etmek zorunda kaldıklarını muhataplarına anlatmaları gerekiyordu. Bu anlatımlar için Cenab-ı Hak, onlara yine aynı surenin müteakip ayetlerinde Hz. İbrahim’in @ mücadelesini kıssa olarak nakleder. Bu kıssa ile Mekke’deki mücadele arasında metafor yapar;
“Nasıl ki Hz. İbrahim @ doğruluk ve dürüstlük abidesi bir peygamberdir, Hz. Muhammed’de @ aynı özelliklere sahip bir peygamberdir. O öylesine doğru ve dürüsttür ki daha ona peygamberlik görevi verilmeden önce onun Mekke’deki lakabı “Hz. Muhammed’ül Emin” dir. Hz. Muhammed @ de tıpkı Hz. İbrahim @ gibi kavminin son derece nazik bir üslup ile şirk sistemini terk etmesini ister. Bu sistemin kendilerine bir fayda getirmediği, toplumun sorunlarını çözmediği gibi, kavimlerini felakete götürdüğünü bildirir. Bu nedenle toplumunu felaketten kurtarmak için kendisine inzal edilen tevhidi dünya görüşünü benimsemelerini ister. Yine nasıl ki Hz. İbrahim @ babasına en nazik hitabıyla şeytana itaat etmemesini ve onun Allah’a asi olduğunu ve Allah’ın ise insanlara son derece merhametli olduğunu söylediyse aynı şekilde Hz. Muhammed @ de kendi kavminin büyüklerine Şeytan Ebu Cehil ve onun gibilere itaat etmemesini bu metaforla bildiriyor. Cenab-ı Hakk’ın Mekke insanına merhameti nedeniyle gönderdiği ilahi öğretiye uymalarını, Allah’a asi olan Şeytan Ebu Cehil’i takip etmemelerini aynı metafor ile öğütler. Aksi takdirde O’nun Mekke halkının zarar görmesinden korktuğunu bildirir. Bunun üzerine Mekke’nin müşrik elebaşıları, şirk sisteminin devamından yana tavır koyduklarını ve Hz. Muhammed’in @ rejimi değiştirmek istemesine karşı durduklarını bildirirler. O’nun Tevhidi Dünya Görüşünü rejim olarak getirmeye çalışmasına onların engel olmaya çalıştıklarına değinirler. Bu amaçla o müşrik elitlerin ona ve bağlılarına olmadık işkence, baskı ve şiddeti uyguladıklarını belirtirler. Mekke elitlerinin bu hareketleri babasının Hz. İbrahim’i taşlaması metaforu ile bildirilir. Fakat tıpkı Hz. İbrahim’in @ babasının esenliğini ve bağışlanarak zarar görmesini istememesi gibi Hz. Muhammed @ de kendi kavminin selametini, esenliğini ve mutluluğunu istediğine ve onlara bir zarar gelmesini asla arzu etmediğine değinir. Ayrıca Hz. İbrahim’in hicret etmesi ile müminlerin Mekke’den uzaklaşmalarının ve Habeşistan’a hicret etmelerinin birbirine oldukça benzeştiğini belirtir. Nasıl ki Hz. İbrahim @ kendi vatanını ve kendi kavmini terk ederek hicret etti ve bu hicret nedeniyle çok büyük lütuflara mazhar olduysa aynı şekilde müminlerin de Mekke’yi terk ederek gidecekleri yerlerde çok büyük nimetlere kavuşacaklarını ve çok büyük bir şöhrete / makama erişeceklerini müjdeler.”
41-50- Kitap'ta İbrahim'i de an. Zira o, doğruluk ve dürüstlük abidesi bir peygamberdi. Bir zaman o babasına dedi ki: “Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin kulluk ediyorsun? Babacığım! Hakikaten sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Öyle ise bana uy ki, seni düz bir yola çıkarayım. Babacığım! Şeytana kulluk etme! Çünkü şeytan, çok merhametli olan Allah'a asi oldu. Babacığım! Allah tarafından sana azap dokunup da şeytanın yakını olmandan korkuyorum.” (Babası:) “Ey İbrahim”! dedi, “sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, ant olsun seni taşlarım! Uzun bir zaman benden uzak dur!” İbrahim: “Selam sana” dedi, “Rabbimden senin için mağfiret dileyeceğim. Çünkü O bana karşı çok lütufkardır. Sizden de Allah’ın dışında taptığınız şeylerden de uzaklaşıyor ve Rabbime yalvarıyorum. Umulur ki (senin için) Rabbime dua etmemle bedbaht (emeği boşa gitmiş) olmam.” Nihayet İbrahim onlardan ve Allah’tan başka taptıkları şeylerden uzaklaşıp bir tarafa çekildiği zaman biz ona İshak ve Yakup’u bağışladık ve her birini peygamber yaptık. Onlara rahmetimizden bağışta bulunduk; kendilerine haklı ve yüksek bir şöhret nasip ettik. (Meryem Suresi 41-50)
Habeşistan’a hicret edecek müminlerin hicret ediş gerekçelerini de ortaya koymak için geliştirilecek söylem konusunda da Cenab-ı Hak müteakip ayetlerde yol gösterir. Sözkonusu ayetlerde;
“Tıpkı Hz. Musa @, Hz. Harun @, Hz. İsmail @ ve Hz. İdris @ gibi Hz. Muhammed’de @ doğruluk ve dürüstlük timsali bir şahsiyet olup kendisine ilahi öğreti vahyedilmekte ve ona vahyedilen mesajlarda da insanlara salatı ikame (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetlerini üstlenme) ve zekât emredilmektedir. O Hz. Adem’den @ beri gelen seçkin insanların yolunu izlemektedir. Fakat Mekke’nin müşrik elitleri ise bu peygamberlerin çizgisini bırakmış, salatı terk etmiş ve nefislerinin arzuları peşinde koşturmaktalar. Hicret ederek Habeşistan’a sığınmış müminler ise kavimleriyle beraber oldukları zamanda yaptıkları kötülüklere tövbe etmiş ve gittikleri yanlış yoldan Hz. Muhammed’in@ çağrısı ile dönmüş kimselerdir. Onlar kendi kavimlerini içine düştükleri sapıklık ve zulüm ortamından kurtarıp onları diriltmek arzusundadırlar. Onlar toplumsal bir diriliş ile dirilip cennet gibi bir yaşam arzusu içindedirler. Onlar hem bu dünyada hem de ahirette cenneti arzulamaktadırlar. Ama şirk zulmü içerisinde olan kendi kavimleri ise içinde bulundukları ortamı benimsemişler ve bu ortamdan çıkmayı asla arzu etmemektedirler. Onlar ölü bir toplum olduklarını ve bir daha asla dirilmeyeceklerini, dirilmelerinin de imkânsız olduğunu iddia etmektesdirler. Onlar “böyle gelmiş böyle gider”, “bu gidişatı kimse tersine çeviremez” şeklindeki iddialara benzer iddiaları öldükten sonra dirilmenin imkansızlığı metaforu ile ifade ederler. Onların bu iddialarına karşı biyolojik ve toplumsal ölümden sonra dirilişin mutlak olduğu belirtilir.”
51-72- (Resulüm!) Kitap’ta Musa’yı da an. Gerçekten o ihlas sahibi idi ve hem resul hem de nebi idi. O’na Tur’un sağ tarafından seslendik ve gizemli bir konuşma için onu (kendimize) yaklaştırmıştık. Rahmetimizin bir sonucu olarak ona kardeşi Harun’u bir peygamber olarak armağan ettik. (Resulüm!) Kitap'ta İsmail’i de an. Gerçekten o, sözüne sadıktı, resul ve nebi idi. Halkına salatı (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetlerini üstlenmeyi ya da destek olmayı) ve zekâtı emrederdi; Rabbi nezdinde de hoşnutluk kazanmış bir kimse idi. Kitapta İdris’i de an. Hakikaten o, pek doğru bir insan ve bir peygamberdi. Onu üstün bir makama yücelttik. İşte bunlar, Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerden, Âdem’in soyundan, Nuh ile birlikte (gemide) taşıdıklarımızdan, İbrahim ve İsrail (Yakup)’in soyundan, doğruya ulaştırdığımız ve seçkin kıldığımız kimselerdendir. Onlara, çok merhametli olan Allah’ın ayetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı. Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, bunlar “salatı” (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetlerini üstlenmeyi ya da destek olmayı) bıraktılar; nefislerinin arzularına uydular. Bu yüzden ileride sapıklıklarının cezasını çekecekler. Ancak tövbe edip, iman eden ve ıslah edici eylemlerde bulunan kimseler hariçtir. Bunlar cennete girecekler. Ve hiçbir haksızlığa uğratılmayacaklardır. O cennet, çok merhametli olan Allah’ın, kullarına gıyaben vadettiği Adn cennetleridir. Şüphesiz O’nun vaadi yerine gelecektir. Orada onlar asla boş ve yararsız bir söz işitmeyecekler; iç huzuru ve esenlik dileğinden başka hiçbir söz! Orada, sabah-akşam / her zaman kendilerine ait rızıkları vardır. Kullarımızdan, takva sahibi kimselere verdiğimiz cennet işte budur. Biz ancak Rabbinin emri ile ineriz. Önümüzde, arkamızda ve bunlar arasında olan her şey O’na aittir. Senin Rabbin unutkan değildir. (O) göklerin, yerin ve ikisi arasındaki şeylerin Rabbidir. Şu hâlde O’na kulluk et; O’na kulluk etmek için sabırlı ve metanetli ol. Hiç, ismi O’nunla birlikte anılmaya değer bir başkasını tanıyor musun? İnsan der ki: “Öldüğüm zaman sahi diri olarak çıkarılacak mıyım?” İnsan düşünmez mi ki, daha önce o hiçbir şey olmadığı halde biz kendisini yaratmışızdır? Öyle ise, Rabbine and olsun ki, muhakkak surette onları şeytanlarıyla birlikte mahşerde toplayacağız; sonra onları diz üstü çökmüş vaziyette cehennemin çevresinde hazır bulunduracağız. Sonra her milletten, rahman olan Allah’a en çok asi olanlar hangileri ise çekip ayıracağız. Çünkü orayı boylamaya daha çok müstahak olanları elbette biz daha iyi biliriz. Sizin her biriniz onu görebilecek bir noktaya varacaksınız. Bu, Rabbin için kesinleşmiş bir hükümdür. Sonra biz, Allah’tan sakınanları kurtarırız; zalimleri de diz üstü çökmüş olarak orada bırakırız. (Meryem Suresi 51-72)
Necaşi’nin huzuruna çıkıldığında okunacak olan metinde yer alması gereken en önemli konulardan birisi de haklı olan tarafı belirleme kriteri idi. Bir tarafta hicret edenler mülteci konumundaki kimseler diğer tarafta ise onların iade edilmesini isteyecek olan Mekke müşrik elitlerinin elçileri olacaktı. Necaşi ve çevresindeki devlet görevlilerinin dünyevi çıkarları gözeterek ve siyasi rant hesabı yaparak muhacirler yerine Mekke’nin güçlü, zengin ve elit müşriklerinden yana tavır koyması pek tabii bir durum olacaktır. Bu nedenle onların dikkatlerini hakka ve haklının yanında olmaya çekmek gerekmektedir. Doğruluk ve haklılığın, güçte, makamda, taraftar çoğunluğunda ve malda değil doğruluk, dürüstlük ve hakta olduğu vurgulanmalıydı. Gerçek haklının, Hakk’ın safında olanların eninde sonunda mutlaka galip geleceğini, şayet onlar bu dünyada galip gelemeseler de herkesin ahirette Cenab-ı Hakk’ın huzurunda hesaba çekileceği dile getirilmeliydi. O büyük mahkemede inkarcıların / zalimlerin hiçbir torpil ve yardımcılarının olmayacağına işaret edilerek Necaşi ve çevresindeki devlet görevlileri uyarılmalıydı. Böylece Necaşi’nin etrafındaki bürokratların Mekkeli müşrik elçilerin sundukları hediyelere aldanmalarının önünü geçilebilirdi.
Müşriklerin sahip oldukları mal / mülk ve evlat / işgücü / askeri güçlerini toplumda hak ve adaleti tesis etmek yerine zulüm yapma aracı olarak kullandıklarına değinilerek onların haksızlıklarının ortaya konması Necaşi ve etrafındaki devlet yetkililerinin mümin muhacirlerden yana tavır koymasını sağlayacaktı. Bu noktada Cenab-ı Hak, müşrik elitlerin yaptıkları bir zulüm örneğini elçisine hatırlattı. Yakın geçmişte şöyle bir olay yaşanmıştı. Müşrik elitlerden birisinden bir mümin alacağını istemişti. O azgın müşrik borcunu ödememek için alaycı bir üslupla “madem ki öldükten sonra diriltileceğiz ve orada hesaplaşacağız borcumu o zaman ödeyeyim. Nasıl olsa Allah bana daha fazla mal / mülk ve evlat / işgücü verecek” demişti. Böylece o azgın müminlerin ahiret / hesap günü inancıyla alay etmiş ve sahip olduğu ekonomik ve sosyal üstünlüğünü halka zulüm yapmada kullanmıştı. Necaşi’nin huzurunda yapılacak tartışmada müşrik elitlerin bu yaptıkları gündeme getirilirse Necaşi ve etrafındaki yetkililer kendi inançları da olan hesap / ahiret günü ile müşriklerin dalga geçtiklerini öğrenecekler ve mümin muhacirlere sahip çıkabileceklerdi. Müşriklerin Ebu Cehil gibi şeytanların kışkırtmalarına kapılarak toplumda huzuru bozduklarını ve bu huzursuzlukta zulüm gören Mekkelilerin kendilerine sığındıklarını anlayacaklardı. Bu örnek, mümin muhacirlerin Habeşliler gözünde haklı olmalarını ve oraya kabul edilmelerini sağlayacak en önemli unsurlardan biri olacaktı. Bu hususları içeren mesajlar aynı surenin devam eden ayetlerinde şöyle nazil olur;
73-87- Kendilerine ayetlerimiz ayan beyan okunduğu zaman inkâr edenler, iman edenlere: “(bu) iki insan topluluğundan konum olarak hangisi daha üstün ve güçlü, topluluk olarak hangisi dahi iyi / daha seçkindir?” Dediler. Onlardan önce de dünyevî güç ve dış görünüş olarak daha güzel olan nice nesilleri yıkıp yok ettik. De ki: “Kim sapıklıkta ise, çok merhametli olan Allah ona mühlet verir! Ama sonunda kendilerine vaad olunan şeyi -ya azabı (müminler karşısında yenilgiyi) veya kıyameti- gördükleri zaman, mevki ve makamı daha kötü ve askeri daha zayıf olanın kim olduğunu öğreneceklerdir.” Allah, doğru yola gidenlerin hidayetini artırır. Sürekli kalan iyi işler, Rabbinin nezdinde hem mükafat bakımından daha hayırlı hem de akıbetçe daha iyidir. (Resulüm!) Âyetlerimizi inkâr eden ve “Muhakkak surette bana mal ve evlat verilecek” diyen adamı gördün mü? O, gaybı mı biliyor, yoksa Allah’ın katından bir söz mü aldı? Kesinlikle hayır! Biz onun söylediğini yazacağız ve azabını uzattıkça uzatacağız. Onun dediğine biz varis oluruz, (malı ve evladı bize kalır); kendisi de bize yapayalnız gelir. Çünkü böyleleri kendilerine bir itibar ve kuvvet (vesilesi) olsun diye Allah’tan başka tanrılar edinirler. Hayır, hayır! (Taptıkları), kendilerine yapılan kulluğu tanımayacaklar ve onlara hasım olacaklar. Şeytanları kafirlerin üzerine gönderdiğimizi ve onları kışkırttıklarını görmüyor musun? Öyle ise onlar hakkında acele etme. Biz onlar için (günlerini) teker teker sayıyoruz. Takva sahiplerini heyet halinde çok merhametli olan Allah’ın huzurunda toplayacağımız gün ve günahkarları da suvarmaya götürülen susuz bir sürü gibi cehenneme sürüklediğimiz gün, (İşte o gün, bu dünyadayken) O sınırsız rahmet Sahibiyle bir bağ, bir bağlantı içine girmemiş kimse şefaatten pay alamayacaktır. (Meryem Suresi 73- 87)
Habeşistan’a gidecek müminlerin donanımlarını tamamlamak için Cenab-ı Hak, son bir hususu daha bildirir. O husus surenin başında yer alan konu ile bağlantılıdır. Necaşi ve Habeşistan yöneticileri huzurunda bildirge olarak okunacak bu surenin konu bütünlüğü son kısımla sağlanır. Tıpkı Hz. İsa’nın @ Allah’ın oğlu olduğu iddiası ile Necaşi’nin otoritesine ortak olmak isteyen Kilise mensupları gibi Mekke müşrik elitleri de Hz. Muhammed @ için aynı tarzda bir söylem ürettikleri bildirilecekti. Müminlerin Habeşistan’a birinci hicretlerinde Habeşistan yönetiminin desteğini almaları ve Arap Yarımadasındaki Ehli Kitap kabilelerin de Hz. Muhammed’e @ destek vermeleri Mekke müşrik elitlerini Hz. Muhammed’in @ de Bizans modelinde bir yönetim istediği şeklinde bir iftira atmalarına neden olmuştu. Onlara göre, madem ki Hz. Muhammed’i @ ehli kitap kabileler destekliyor ve Habeşistan yönetimi müminlere kucak açıyor o halde onun istediği tevhidi dünya görüşü hristiyan dünya ile aynı blokta olmak ve onların teslis inancının oluşturduğu yönetim modeline dönmektir. Yani nasıl hristiyan dünya Hz. İsa @ Allah’ın oğlu diye teslis inancını benimsedi ve Kiliseyi de Hz. İsa’nın @ temsilcisi olarak yönetime ortak ettilerse, Hz. Muhammed @ de Rahman’ın oğlu olarak Mekke yönetiminde yerini almak istiyor şeklinde Hz. Muhammed’in @ mesajını saptırmak istiyorlardı.
Habeşistan’a gerçekleştirilecek ikinci hicrette müminlerin bu söylemi asla kabul etmedikleri ve şirkin hiçbir türüne prim vermediklerini ortaya koymak için Meryem Suresinin son kısmında bu hususa işaret edildi.
Cenab-ı Hak, bu kısımdaki ayetlerle istisnasız bütün insanların Allah’a kul olduğunu belirterek peygamberler dahil hiç kimsenin ayrıcalıklı olmadığı, herkesin ahirette hesaba çekileceği ve hiç kimsenin sorumsuz olmadığını vurgular. Ayrıca Mekke müşrik elebaşıların Hz. Muhammed @ için yaptıkları çirkin iftiranın büyüklüğünü ifade etmek için bu iftira nedeniyle az kalsın yerlerin, göklerin ve dağların parçalanıp yok olacağını bildirir. Bu ifade ile eğer Habeşistan teslis modelinde bir şirki kabul edecek olursa mevcut yönetimin bölüneceğini toplumun parçalanacağını ve otoritenin yıkılacağına da işaret ederek uyarısını yapar.
Böylece Hz. İsa’nın @ da Allah’ın oğlu olamayacağı ve Kilise mensuplarının ilahi bir misyon payesi kazanarak Necaşi’nin otoritesine ortak olamayacağının ve yönetimdeki kuvvetleri farklı otoritelere bölerek şirk oluşturmanın yanlışlığı ortaya konulur. Daha sonra Allah’ın kâinatta yegâne hâkim oluşu metaforundan yola çıkarak insanların yönetimlerinde de kuvvetler birliği olması gerektiğinin altı çizilir. Ayrıca insanların hangi makamda olurlarsa olsunlar mutlaka hesap vereceklerini ve bu nedenle de yönetim şeklinin hesap verilebilirlik üzerine kurulması gerektiği ifade edilir.
88-98- “Rahman çocuk edindi” dediler. Hakikaten siz, pek çirkin bir şey ortaya attınız. Bundan dolayı, neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp düşecektir! Rahman’a çocuk isnadında bulunmaları yüzünden. Halbuki çocuk edinmek Rahman’ın şanına yakışmaz. Göklerde ve yerde olan herkes istisnasız, kul olarak Rahman’a gelecektir. O, bunların hepsini kuşatmış ve sayılarını tesbit etmiştir. Bunların hepsi de kıyamet gününde O’nun huzuruna tek başına (yapayalnız) gelecektir. İman edip de iyi davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için çok merhametli olan Allah, (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır. (Resulüm!) Biz Kur’an’ı, sadece, onunla Allah’tan sakınanları müjdeleyesin ve şiddetle karşı çıkan bir topluluğu uyarasın diye senin dilinle (indirilip okutarak) kolaylaştırdık. Biz, onlardan önce nice nesilleri helak ettik. Sen, onlardan herhangi birinden (bir varlık emaresi) hissediyor veya onlara ait cılız bir ses işitiyor musun? (Meryem Suresi 88-98)
9.2. Habeşistan’a Hicret Edeceklerin Hazırlıkları
Habeşistan’a yapılacak hicretin bilgi alt yapısı Cenab-ı Hakk’ın inzal ettiği surelerle hazırlanmaktaydı. Bu kapsamda olmak üzere Taha süresi de inzal oldu. Bu sure hicret edeceklere Mekke’deki gelişmeleri Hz. Musa’nın @ kıssası üzerinden özetlediği gibi onların hicret ettikleri yerde nasıl davranmaları gerektiği hususunda uyarıları da içermektedir. Böylece muhacir müminler Habeşistan’a tam donanımlı olarak gideceklerdir.
Sure bir diğer yönüyle Hz. Ömer’in iman etmesi ve sonrasındaki gelişmelere de aynı kıssa kapsamında işaret etmektedir. Cenab-ı Hak kıssaları öyle anlatmaktadır ki hem o andaki yaşanmışlıklara hem de hicret edecek müminlerin yaşayacakları olaylara yönelik mesaj içermektedir.
Hicret edecek müminler, göç için gerekli olan maddi ihtiyaçları sağlamak üzere de hazırlıklar yapmaktaydı. Hatta bu hususta şu rivayet hem Habeşistan’a göç hazırlıklarını hem de Hz. Ömer’in psikolojik durumunu anlatır.
Leylâ Hatun der ki:
"Habeş ülkesine doğru gitmeye hazırlandığımız sırada, (kocam) Âmir, bazı ihtiyaçlarımızı sağlamak üzere yanımdan ayrılıp (çarşıya) gitmişti.
Ömer b. Hattab, beni görünce, gelip başucuma dikildi.
Kendisi o zaman müşrikti, daha Müslüman olmamıştı.
Bize karşı çok sert ve katı davranırdı. Kendisinden hep eza ve cefa çeker dururduk. Bana:
'Ey Ümmü Abdullah [Ey Abdullah'ın annesi]! Demek, buradan gidiş var ha?' dedi. Ben de:
'Evet! Vallahi, artık Allah'ın yerlerinden bir yere çıkıp gideceğiz.
Siz bizi işkencelere uğrattınız ve ezdiniz!
Allah bize bir kurtuluş ve çıkış yolu açıncaya kadar, oralarda kalacağız dedim.
Bana:
'Allah size yoldaş olsun!' dedi.
Kendisinden o güne kadar hiç görmediğim bir yumuşaklık ve yufka yüreklilik gördüm.
Sonra dönüp gitti. Sanırım ki, bizim gidişimiz ona üzüntü vermişti.
O sırada, Âmir işini bitirip yanıma gelince, kendisine:
'Ey Abdullah'ın babası! Biraz önce Ömer'in bize karşı gösterdiği yumuşaklığı ve yufka yürekliliği, gideceğimize duyduğu üzüntüyü bir görmeliydin!’ dedim. Amir
'Sen onun Müslüman olacağını mı umuyorsun?' dedi. Ben:
'Evet! Umuyorum' deyince, Âmir:
'Şunu iyi bil ki; sen Hattab'ın eşeğinin Müslüman olduğunu görünceye kadar, o kişi Müslüman olmaz!' dedi.
Ömer'den o zamana kadar görülegelen sertlik ve Müslümanlığa karşı kaskatı yüreklilik, kendisinden böylece ümit kestirmişti. ([2])
Bu rivayette belirtildiği üzere Hz. Ömer Leyla Hatuna yumuşak davranmıştı. Çünkü dış ilişkileri gayet iyi bilen Hz. Ömer, bu göç ile sosyal krizin Mekke Yönetiminin yıkılmasına kadar gidebilecek uluslararası boyut kazanacağından korkuyordu. Bu göçlerin gerçekleşmesi halinde sorunun ne kadar büyüyeceğini ve çözülemez noktaya geleceğini tahmin etmekteydi.
9.3. Muhacirlerin Bilgice Donatılması Kapsamında Hz. Muhammed’in @ Mücadelesinin Özetlenmesi
Habeşistan’a hicret edecek müminlere gittikleri yerde neden muhacir olduklarını anlatmaları gerekiyordu. O dönemde bir konuyu / olayı en iyi anlatım şekli, bir olayı başka bir olayın kıssasına metafor yaparak anlatmaktı. Cenab-ı Hak Hz. Muhammed’in @ peygamberliği, peygamberlik öncesi ve mücadelesini Hz. Musa’nın @ hayat hikayesine metafor yaparak anlatmak için Taha suresini inzal eder. Muhacirlerin kendi peygamberlerini Habeşlilerin de peygamberlerinden biri olan Hz. Musa @ üzerinden anlatması onlarda olumlu etki edecekti. Zira onlar ile aynı kaynaktan gelen bir dinin mücadelesini yapan kişileri yurtlarında misafir etmeleri kolaylaşacaktı. Yani özellikle Habeş halkının Mekkeli muhacirleri benimsemeleri bu kıssalarda anlatılan kendi dini şahsiyetleri ile muhacirlerin mücadele kahramanı arasında bağ kurmaları ile mümkün olacaktı. Aynı peygamberlere inandıklarını gören Habeşliler muhacirleri Mekkeli müşriklere karşı yaptıkları mücadelede yalnız bırakmayacaklardı.
Diğer taraftan Taha suresi aynı zamanda Hz. Muhammed’in @ iki Ömer’den birinin iman edip bu yolda kendisine yardımcı olması için yaptığı duaya cevaptı. O, tevhidi dünya görüşünün Mekkelilerce benimsenmesindeki tıkanıklığın Mekke’nin güçlü şahsiyetlerinin kazanılması ile aşılabileceğini düşünmekteydi. Cenab-ı Hak kendisine destek vermeye söz vermişti ve O bu hususta söz verdiği yardımın müjdesini Taha Suresinin ilk 40 ayeti ile verdi.
Bu surenin başlangıcında elçisine Kur’an’ın sıkıntı çekmek, çaresiz ve mutsuz olmak için indirilmediğini onun Allah’tan korkanlara öğüt vermek için indirildiği belirtilerek moral verilir. Ayrıca her şeyin Allah’ın kontrolü altında olduğunu ve O’nun bu hakimiyetini Rahman isminin tecellisi ile merhamet, rahmet ve şefkatiyle gerçekleştirdiğini, şiddete ve işkenceye maruz kalanların çektikleri çile ve acılara Cenab-ı Hakk’ın kayıtsız kalmayacağı zira O’nun merhameti bütün arşı kapladığı ve olan biten her şeyi bildiği, sonunda bütün bu acılardan kurtulacakları ve bu nedenle de canını sıkmaması belirtilir;
Rahman ve Rahim Allah Adına
1-8- Ta. Ha. Biz, Kur’an’ı sana, güçlük çekesin (çaresiz, sıkıntılı, bunalımlı ve mutsuz olasın) diye değil, ancak Allah’tan korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik. / indirmekteyiz. (Kur’an) yeri ve yüce gökleri yaratan Allah tarafından indirilmiştir / indirilmektedir. Rahman, Arş’a istiva etmiştir. Göklerde, yerde ve ikisi arasında bulunan şeyler ile toprağın altında olanlar hep O’nundur. Sözü (ister gizle ister) açığa vur, O [insanın] gizli [düşüncelerini de] bilir, gizlinin gizlisi (duygularını) da. Allah, kendisinden başka ilah olmayandır. En güzel isimler O’na mahsustur. (Taha Suresi 1-8)
Cenab-ı Hak bu girişten sonra Hz. Muhammed’e @ elçilik görevi verilmesini Hz. Musa’nın peygamberlik görevinin verildiği sahne ile anlatır. Nasıl ki Hz. Musa @ geceleyin çölde ailesiyle giderken yolunu kaybettiği zaman kendisine rehber ya da yolunu aydınlatacak meşale ararken uzak bir yerden bir ateş / ışık gördüyse ve hemen o ateşe / ışığa doğru gittiyse aynı şekilde Hz. Muhammed @ de Mekke’yi içine düştüğü buhrandan kurtaracak yol ararken Hira mağarasında kendisi bir ateş / ışık / nur görmüştür. Bu ateşten / ışıktan / nurdan alınacak meşale insanların yolunu aydınlatacak ve onları doğru yola götürecekti. İşte o ışık / nur / ateş Cenab-ı Hakk’ın yoludur, O’nun ideolojisidir. Böylece Hz. Muhammed @ ilahi rehberlik ile yönlendirilecek bir elçidir artık. Tıpkı Hz. Musa @ gibi.
9-10-Musa’nın haberi sana ulaştı mı? Hani o, bir ateş görmüş ve ailesine: “Bekleyin! Eminim ki bir ateş gördüm. Belki ondan size bir meşale getiririm veya ateşin yanında bir rehber bulurum,” demişti. (Taha Suresi 9-10)
Nasıl ki Hz. Musa @ ateşin / ışığın yanına geldiğinde Cenab-ı Hak kendisine seslenmiş ve onun kutsal bir vadi Tuva’da (kutsal bir yol üzerinde) olması nedeniyle bütün işlerini, malını mülkünü bir tarafa bırakıp harekete geçmesi (pabuçlarını çıkarması deyimiyle anlatılmıştır) ve bu uğurda gerekirse vatanını, ailesini, kavmini, malını, mülkünü ve işini bırakması / terk etmesi ve sadece bu yolda ilerlemeye seferber olması gerektiği emredilmiş ise Hz. Muhammed @de Kutsal bir vadi olan Bekke’de yaşamaktadır ve Cenab-ı Hak kendisine Kabe’nin kutsal kuruluş ilkelerine / kutsal yola geri dönüş için kolları / paçaları sıvayıp harekete geçmesini ve bu uğurda her şeyinden vazgeçmesini emreder. Yani kutsal yolda ilerleme konusunda kendisine ayak bağı olacak ne varsa onlardan kurtulması gerektiği emredilir. Yine Hz. Musa @ örnekliği üzerinden Hz. Muhammed’e @; “zamanı insanlardan gizlense de vaat edilen son saatin (toplumsal ve / veya kozmik kıyametin) mutlaka geleceği ve o son saat geldiğinde bütün herkesin hesap vereceği bildirilir. Şayet O’nun rehberliğinden ayrılarak birilerinin arzularına uyulacak olursa mahvolunacağının altı çizilir. Kendisinin elçisi olarak elinden gelen her türlü çaba ve gayreti göstermesi emredilir.”
11-16-Oraya vardığında kendisine (tarafımızdan): “Ey Musa!” diye seslenildi: “Muhakkak ki ben, evet ben senin Rabbinim! Hemen pabuçlarını çıkar! (her şeyini bir kenara bırakıp sadece bu işe koyul) Çünkü sen kutsal vadi Tuva’dasın!” “Ben seni seçtim. Şimdi vahyedilene kulak ver.” “Muhakkak ki ben, yalnızca ben Allah’ım. Benden başka ilah yoktur. Sadece bana kulluk et ve adımın anılıp şanımın yücelmesi için tüm destek ve çabanı seferber et. (salat et) (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetlerini üstlen)” “Çünkü her ne kadar (herkesten) gizli tutmuşsam da, herkese çabasının karşılığı verilsin diye son saat kesinlikle gelecektir.” “Ona inanmayan ve nefsinin arzularına uyan kimseler sakın seni ondan (kıyamete inanmaktan) alıkoymasın; sonra mahvolursun!” (Taha Suresi 11-16)
Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’in @ peygamberlik öncesi izlemiş olduğu hayat felsefesinde ve yaşam biçiminde peygamberlik görevi ile birlikte bir evrilme olması gerektiğini Hz. Musa’nın @ Asası metaforu ile anlatır. Bilindiği üzere geçmiş toplumlarda bütün krallar ellerinde “asa” taşırlardı. Başlığına kurt, kartal, yılan vb. şekiller verilen bu asalar kralların ideolojilerini ve bu ideolojiye göre uyguladıkları politikayı (bugünkü ifade ile politik partilerin amblemini) sembolize ederdi. “Asa” aynı zamanda sahibinin birikimini ve tecrübesini de ifade etmekteydi.
Hz. Musa @ Medyen diyarına gitmeden önce Mısır’ın en gözde prensiydi. Mısır’ın tüm imar, bayındırlık ve üretim işlerini başarıyla yürütüyordu. Bu nedenle devleti yönetme konusunda bir hayli bilgi birikimi ve tecrübe elde etmişti. Ancak kıptiyi öldürmesi nedeniyle Mısır’dan kaçmak zorunda kalmış ve Medyen diyarına gitmişti. Orada çöl hayatının zorlukları ile yeni bir hayata atılmıştı. O, çobanlık yapıp koyunlarına bakıyor ve ailesi ile birlikte hayatını sürdürüyordu. Onun hayatına ilişkin politikası, asasının bu işler için kullanımı ile ilgiliydi. Bu durum kıssada Hz. Musa’nın @ asası ile davarlarına yaprak silkmesi ve kendisi için faydalı işlerde kullanması şeklinde ifade edilir. Aynı zamanda şehir dışında çölde yaşamanın inceliklerini de tecrübesine katmıştı. Fakat Hz. Musa’nın @ aklı fikri arkasında bıraktığı Mısır’da idi. Zira kendi kavmi orada köle vaziyetteydi. Firavun iyice azmıştı ve kavmine zulmediyordu. Cenab-ı Hak, Hz. Musa’nın @ Mısır’a geri dönüp Firavun ile mücadele etmesini ve İsrailoğullarını zulümden kurtarmasını diliyordu. Bu amaçla Hz. Musa’yı @ elçi olarak seçti. Ancak O’nun bu vazifeye seçildiğini bildirmek ve bu görev için yeterli donanıma sahip olduğunu göstermesi kendisine gerekiyordu. Zira Hz. Musa @ Firavun rejimiyle mücadele etmenin ne kadar zor olduğunun farkındaydı. Tek başına mücadele edemeyeceğini düşünüyordu. Bu nedenle Cenab-ı Hak, Hz. Musa’nın @ geldiği aşamaya kadar edindiği birikim ve tecrübesinin Firavun ile mücadelede yeterli olduğu konusunda kendisini ikna etmek için asasını “Hayye”ye dönüştürerek işaretini vermişti.
Hz. Muhammed @ de Darün Nedve’de bulunduğu yıllarda yönetim tecrübesini kazanmıştı. Zaten dedesi Abdülmuttalip zamanında Darün Nedve’nin kültürünü teneffüs etmişti. Hz. Hatice ile evliliğinden Hira mağarasında vahiy gelinceye kadar olan süreçte de tıpkı Hz. Musa @gibi ailesini geçindirmek için çalışıp çabalıyordu. Onun asasını ifade eden hayat felsefesi ailesinin geçimi için ticaret yapmaktı. Ancak o da ne zaman ki Mekke’yi içinde yaşadığı zulümden ve gelecekte bekleyen tehditlerden kurtarmak için kutsal bir vadide / yolda / davada kafa yormaya başladığı için Hira mağarasına çekilmişti. İşte o zaman Cenab-ı Hak, O’nu da elçi olarak seçip davasında yol göstermeye başladı.
Cenab-ı Hak, “Hz. Musa’ya @ asasını attırması ve asanın oradan oraya koşturup duran uzun ömürlü bir yılan / hayyeye dönüştürmesi” ifadesiyle onun şimdiye kadar elde ettiği birikim ve tecrübesini bundan sonra kendi ailesinin geçinmesi için değil kutsal davası için koşturan ve kendi toplumuna hayat vermeye çalışan bir politika için kullanmasını anlatır. Bu anlatım tarzı ile Hz. Muhammed’in @ de artık kendi geçimi için yaptığı ticarete dayalı pasif politikasını terk ederek sahip olduğu birikim ve tecrübesini Mekkelilerin kurtuluşunu sağlayacak bir politika ortaya koymak için devinip durmada kullanması ifade edilir. Sözkonusu bu ideoloji ve politikanın simgesi olarak seçilen “hayye yılanı” ile topluma hayat vermek sembolize edilir.
Normal hayatın içerisinde giderken birden Firavun ile mücadele stratejisinin izlenmesi hususunda politika değişikliği emri verilince Hz. Musa @ korkar. Cenab-ı Hak, onun korkmamasını zira bu mücadelenin sonunda kavminin başarılı olacağını bildirerek onu cesaretlendirir. Bu mesaj ise hayye yılanı haline getirilen asanın tekrar ilk halini alma yolunda bir seyir izleyeceği ifadesiyle verilir. Kıssanın bu sahnesi ile de Hz. Muhammed’in @ Hira’da ilk vahyi aldıktan sonra yaşadıklarına metafor yapılır. O da aynı şekilde korkmuştur. Ve aynı şekilde Cenab-ı Hak gönderdiği surelerle onu cesaretlendirmiş ve korkularını gidermiştir. Ona da mücadelesinin sonunda kavminin kurtulacağını / hayat bulacağını ve Hz. İbrahim’in @ Kabeyi inşa ettiği dönemdeki gibi ilk haline doğru bir yol izleyeceğinin müjdesini verir. Böylece Hz. Musa’ya @ yapmış olduğu cesaretlendirmeyi peygamberimiz için de yapmış olur.
17-21- “Ey Musa! Şu sağ elindeki nedir?” O, “benim asamdır,” dedi, “ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkelerim, onda benim için başka yararlar da vardır.” Allah “At onu Musa!” dedi. Onu atınca, Bir de ne görsün, o <hayye / koşup duran bir yılan> değil mi! Allah buyurdu; “Al onu! Korkma! Biz onu ilk önceki konumuna siret ettireceğiz.” (Taha Suresi 17-21)
Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’e @ ve müminlere verdiği mesajına yine Hz. Musa @ kıssası üzerinden devam eder. Hz. Musa’ya @ elini koynuna sokup saklamasının ve zamanı gelince çıkarmasının ve söz konusu sakladığı elin bembeyaz, ışıl ışıl çıkmasının en büyük ayetlerinden biri olacağını belirtir. Firavunlar dönemindeki Mısır’da iktidarda olanları ifade etmek için beyaz el kullanılırdı. Yani Mısır firavunları sağ ellerini beyaza boyayarak iktidarda tek yetkili olduklarını, asaları ile ifade ettikleri ideolojilerini / politikalarını uygulama hususunda meşru olduklarını ifade ederlerdi. İktidara gelen firavun meşruiyeti aldıktan sonra kendi politikasına / ideolojisine uygun uygulamalar yapacaktır. Bu konuda her türlü güç, kudret ve meşruiyet kendi elindedir. Bu da beyaz el ile sembolize edilir.
Kıssanın bu bölümündeki sembollerin Hz. Muhammed’e @ olan mesajına gelince; Cenab-ı Hak, müşriklerin işledikleri zulümler ve pis işler nedeniyle Mekke yönetiminde meşru olmadıklarını fakat Hz. Muhammed’in @ birikimi, dürüstlüğü, temiz karakter ve kabiliyetleri ile Mekke’nin yönetimine en layık kişi olduğunu ifade etmiş olur. Yapacağı mücadele sonunda onun tam yetkiyle meşru bir şekilde iktidara geleceğini ve insanların onun iktidarıyla temiz, bembeyaz / pırıl pırıl parlayan aydınlık bir dönemi göreceğini anlatır. ([3]) Böylece Cenab-ı Hak elçisine ve müminlere en büyük mucizelerinden birisini göstermiş olacaktır.
Burada aynı zamanda Hz. Muhammed’in @ şahsında tüm müminlerin gerek boykot ve gerekse Habeşistan’a hicret etmeleri ile hareketin zayıflığı konusunda müşriklerin yaptıkları propagandalara aldırış etmemelerini bunların geleceğe hazırlık olduğu vurgusu yapılır.
22-23- “Bir de elini koltuğunun altına sok. Daha sonra bir başka ayet olmak üzere pırıl pırıl parlayan / ışıklar saçan / bembeyaz olarak çıkar. Böylece sana en büyük ayetlerimizden birini göstermiş olalım.” (Taha Suresi 22-23)
Cenab-ı Hak, Hz. Musa’ya @ verdiği görev, Firavuna gitmesi ve onu azgınlıktan vaz geçmeye, merhamete, paylaşmaya, hakka ve hukuka riayet etmeye davet etmesidir. Hz. Muhammed’e @ de verilen görev emri, Mekke müşrik elebaşılarının merhamete, hakka ve hukuka riayet etmeye “okunmaları / davet edilmeleri” dir. Zira onlar, iyice azgınlaşmışlar, haddi aşmışlar ve hiçbir değer tanımaz olmuşlardır.
24- “Firavun'a git. Çünkü o iyice azdı.” (Taha Suresi 24)
Hz. Musa’ya @ Firavunun karşısına çıkması ve onu zulmünden vazgeçirmeye davet için görev verilmiş olsa da bu görevin yerine getirilmesi öyle kolay değildir. Bu nedenle Hz. Musa @ Cenab-ı Hakk’tan kendisine yardım etmesini talep eder. Öncelikle bu görev için kendisinin içine genişlik vermesini yani mangal gibi yürek vermesini ister ki, zalimlere karşı çıktığında başına geleceklerden korkmasın. İkinci olarak güzel bir hitap kabiliyeti vermesini ister. Böylece davet ettiği konuyu en güzel şekilde anlatabilsin. Üçüncü olarak mücadelesinde karşılaşacağı zorlukların üstesinden gelmek için kolaylıklar ihsan etmesini ister. Dördüncü olarak kendisine kardeşi Hz. Harun’un @ yardımcı olarak verilerek arkasının kuvvetlendirilmesini talep eder. Cenab-ı Hak, elçisinin taleplerini kabul ettiğini ve yerine getirileceğini bildirir. Kıssada sanki aynı anda bu talepler yapılmış gibi bir anlam çıkarılabilir. Ancak yapılan taleplerin ve taleplere verilen cevapların zamanının aynı anda olması gerekmez. Bunlar farklı zamanlarda gerçekleşmiş olabilir.
Aynı şekilde Hz. Muhammed’de @ elçilik görevini üstlendikten sonra tıpkı Hz. Musa @ gibi Rabbinden çeşitli zamanlarda çeşitli taleplerde bulundu. Mekke müşrik azgınlarına karşı “okuma / davet / çağrı” yapabilmek için İnşirah suresi ve diğer surelerde onun göğsünü genişleten, çevresinde saf tutmuş müminleri yüreklendiren mesajlar verilerek onlardan korkmaması sağlanmıştır. Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed’i @ çocukluğundan beri güzel bir dil ile mücehhez kılmasının yanında Kur’an ayetlerinin belağatini öylesine mükemmel yapmıştır ki muhatapları bu ayetlerin söz güzelliği karşısında acze düşmüşler ve çok etkilenmişlerdir. Azgın müşrikler sevmeseler de inkar da etseler Hz. Muhammed’in @ dilinden dökülen Kur’an ayetlerinin edebi yönünü kendi aralarında takdir etmekten kendilerini alamıyorlardı. Ayrıca bundan sonra inzal olunan sureler, insanların daha kolay anlayacağı kıssa anlatımı metoduna döndürülmüştür. Cenab-ı Hak, elçisinin mücadelesi sırasında karşılaşılan zorlukları aşması için inzal edeceği surelerle rehberlik yaparak işini kolaylaştırır. Şimdi de Hz. Muhammed @ iki Ömerden birinin kendi saflarına katılmasını talep etmektedir ki arkası kuvvetlensin, gücü artsın. Zira müşriklerin yaptıkları baskı ve şiddet nedeniyle iman edenlerin sayısında gözle görülür bir azalma meydana gelmişti. Bu tıkanıklığın açılması için, tıpkı Hz. Musa’nın @ arkasının Firavuna karşı kuvvetli olması için Hz. Harun’u @ yardımcı olarak verilmesi gibi peygamberimiz de Rabbinden Ebu Cehil ya da Hz. Ömer’in iman etmelerini talep etmiştir. Cenab-ı Hak’da elçisinin bu duasını karşılıksız bırakmadı ve isteğinin kabul edildiğini bu kıssa üzerinden bildirdi. Bu duanın ardından Hz. Ömer’in iman edenler safına katıldığına şahit olundu.
25-36- Musa: “Rabbim!” dedi, “yüreğime genişlik (inşirah) ver. İşimi bana kolaylaştır. Dilimden bağı çöz. Ki sözümü anlasınlar. Bana ailemden bir de vezir (yardımcı) ver, Kardeşim Harun'u. Onunla gücümü artır. / arkamı kuvvetlendir. Ve onu işime ortak kıl. Böylece seni bol bol tesbih edelim. Ve çok çok analım seni. Şüphesiz sen bizi görmektesin.” Allah: “Ey Musa!” dedi, “istediğin sana verildi.” (Taha Suresi 25-36)
Cenab-ı Hak, Hz. Musa’yı doğumundan itibaren çok badirelerden geçirmiş, çok imtihanlara tabi kılmış ve her defasında da O’nu koruyarak bu makama layık hale getirmiş olduğunu anlatır. Kıssanın bu kısmı ile benzer imtihanlar ve yetiştirme aşamalarına Hz. Muhammed’in @ kendisinin de tabi tutulduğuna işaret edilir.
Hz. Muhammed @ daha doğmadan babasını kaybetmişti. Vahşi Arap kabilelerinde babasız olmanın ezikliği, bastırılmışlığı, korumasızlığı ve sahipsizliği gibi olumsuzlukların kendisine hiç yaşatılmayıp babasından alacağı sevgi, şefkat, koruma ve her türlü eğitimler önce dedesinden daha sonra amcası Ebu Talip’ten alması tamamen Cenab-ı Hakk’ın onların kalbine kendisi hakkında sevgi hissi vermesinden başka bir şey değildir.
O, altı yaşında annesini ve sekiz yaşında da dedesi Abdulmuttalib’i kaybetmesine rağmen amcası Ebu Talib’in koruma ve gözetiminde en iyi bir şekilde yetişmiştir. Bu günlere gelinceye kadar da sahip olduğu tüm bilgi, beceri, birikim ve tecrübeyi çevresinden cömertçe almıştır. Girdiği her ortamda kendisine son derece büyük teveccüh ve sevgi gösterilmiştir. Bu ilgi ve sevgi O’nun gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Gerek müşrikler olsun gerek Yahudiler olsun ve gerekse de Hristiyanlar olsun her kesimden kendisine çok büyük bir teveccüh olmuştur. Hz. Musa’nın @ yetişmesi aşamalarında olduğu gibi çok çeşitli tehlikelerle yüz yüze gelmesine rağmen her seferinde korunmuştur. En sonunda da Rabbinin takdiri gereği peygamberlik makamına getirilmiştir.
Peygamberlik gelmeden önce Cenab-ı Hakk’ın kalplere verdiği bu ilgi ve sevgi peygamberlik geldikten sonrada müşrikler düşmanlık gösterse bile kendisine olan hayranlık asla bitmemiştir. Şirk sisteminin asabiye / kabilecilik kuralları da O’nun korunmasında yardımcı olmuştur.
Cenab-ı Hak peygamberimizi korumasını Hz. Musa’yı koruması üzerinden aşağıdaki ayetlerde şöyle anlatır;
37-40-“Andolsun biz sana bir defa daha lütufta bulunmuştuk. Bir zaman, vahyedilecek şeyi annene (şöyle) vahyetmiştik: ‘Musa’yı sandığa koy. Sonra onu denize bırak. Deniz onu kıyıya atacaktır. Benim de düşmanım, onun da düşmanı olan biri ona sahip çıkacaktır.’ (Ey Musa! Sevilmen) ve benim nezaretimde yetiştirilmen için sana kendimden sevgi verdim. Hani, kız kardeşin gidip ‘Ona bakacak birini size bulayım mı?’ diyordu. Böylece seni, gözü gönlü mutluluk dolsun ve üzülmesin diye annene geri verdik. Ve sen, birini öldürdün de seni endişeden kurtardık. Seni iyiden iyiye denemeden geçirdik. Daha sonra yıllarca Medyen halkı arasında kaldın. En Sonunda takdire göre (bu noktaya / makama) geldin ey Musa!” (Taha Suresi 37-40)
Hz. Muhammed’in @ peygamberlik makamına getiriliş serüvenini Hz. Musa’nın @ peygamberlik makamına getirilişine metafor yapılarak kıssalaştırılması ile müminlere muhacir olmalarının sebebini Habeşistanlılara bu kıssa üzerinden kolayca anlatabilecek malzeme ellerine verilmiş olur. Peygamberlik görevini yerine getirirken karşılaşılan olaylar da Hz. Musa’nın @ mücadelesi üzerinden verilir ki neden Habeşistan’a hicret etmek zorunda kaldıkları iyice anlaşılsın. Ayrıca ehli kitap olan Habeşlilerle aynı tarihi köklere sahip olmalarından kaynaklı olarak onların muhacirlere karşı bir muhabbetleri olsun. Yani Hz. Muhammed @ ile Hz. Musa @ aynı değerler için mücadele etmeleri nedeniyle bütünleştirilerek ehli kitap Habeşlilerin mümin muhacirlere sahip çıkması için fikri birlik sağlanır. Diğer taraftan bu kıssaların Mekke’deki mücadeleye bakan yönleri de vardır. Hz. Ömer’in Resülü Ekremin duasına icabet bağlamında ve Taha Suresinden etkilenerek iman etmesi gibi.
Surenin yukarıda geçen bölümünde geçtiği üzere Cenab-ı Hak, elçisinin duasına icabet ederek Mekke’nin ileri gelen en güçlü, en sert ve en korkulan şahsiyetinin Hz. Muhammed’e @ yardımcı olması için iman nimetini ihsan edecek olaylar zincirini başlatır.
[1] ) İslam Tarihi – Hz. Hamza ve Hz. Ömer’in Müslüman Olmaları Bölümü- Mustafa Asım Köksal (http://islamiyontem.net/kitaplar/Islam%20Tarihi/islamtarihi/islamtarihiasim/indexana.htm)
[2] ) Mustafa Asım Köksal-İslam Tarihi- http://islamiyontem.net/kitaplar/Islam%20Tarihi/islamtarihi/islamtarihiasim/indexana.htm)
[3]) Not: Günümüzde iktidara yeni gelenlerin “beyaz sayfa açma” söylemleri de aynı zamanda metaforik bir anlatımdır.(A.A)
Hz. Ömer’in İman Ederek Hz. Muhammed’in @ Veziri / Yardımcısı Olacağının İhbarı
Hz. Ömer, Mekke yönetiminde “Dışişleri Bakanı” pozisyonunda bir şahsiyettir. Sert mizaçlı, hemen öfkelenen, müminlere karşıda oldukça şedid davranan bir kişidir. Fakat diğer taraftan da sağlam karakterli, onuruna, şerefine düşkün bir kişidir.
İbn İshak, İbn Hişam; Hz. Ömer'in Müslüman oluşunu şöyle anlatırlar ([1]);
“Hz. Ömer'in kızkardeşi Fâtıma binti Hattab Hatun, Saîd b. Zeyd ile evli olup, ikisi de Müslüman olmuşlardır. Fakat, Müslümanlıklarını Hz. Ömer'den gizli tutuyorlardı. Yine Hz. Ömer'in mensup bulunduğu Adiyy b. Ka'b oğullarından Nuaym b. Abdullah da Müslüman olmuştu. O da, kavminden korktuğu için, Müslümanlığını gizli tutuyordu. Habbab b. Eret, Fâtıma Hatuna gelip gidip Kur'ân okur ve okuturdu.
Bir gün, Hz. Ömer, Peygamberimiz (a.s.) ile ashabından bir cemaata saldırmak üzere, kılıcını kuşanmış olarak evinden çıkmıştı.
Nuaym b. Abdullah Hz. Ömer'e rastladı ve:
"Ey Ömer! Nereye gitmek istiyorsun?" diye sordu.
Hz. Ömer:
"Kureyşlilerin işlerini darmadağın eden, akıllarını akılsızlık sayan, dinlerini ayıplayan, ilahlarına dil uzatan, şu ata dinini bırakıp yeni din tutan Hz. Muhammed'e gitmek istiyorum. Öldüreceğim onu!" dedi.
Nuaym b. Abdullah:
"Vallahi ey Ömer! Seni nefsin aldatmıştır, nefsin! Sen Hz. Muhammed'i öldürünce Abdi Menaf oğullarının seni yeryüzünde gezer bırakacağını mı sanıyorsun?! Sen kendi ev halkına dönsen de, onların işi üzerinde dursan olmaz mı?" dedi.
Hz. Ömer: "Sen benim ev halkından, hangisini kastediyorsun?" diye sordu.
Nuaym b. Abdullah:"Amcanın oğlu enişten Saîd b. Zeyd ile kızkardeşin Fâtımayı kastediyorum! Vallahi, onların ikisi de Müslüman oldular, Sana önce onlarla ilgilenmek düşer" dedi.
Hz. Ömer, hemen geri dönüp kız kardeşinin evine gitti. O sırada, onların yanında Habbab b. Eret onlara Kur’an okuyordu.
Hz. Ömer'in sesini işittikleri zaman, Habbab evin bir köşesinde gizlendi. Fâtıma Hatun sahifeleri sakladı.
Fakat Hz. Ömer, Habbab'ın Kur'ân okuduğunu işitmişti. Eve girince:
"İşitmiş olduğum o şey ne idi?" diye sordu.
Kızkardeşiyle eniştesi:"Sen bir şey işitmedin!" dediler.
Hz. Ömer:"Evet! Vallahi, ikinizin de Hz. Muhammed‘in dinine girdiğinizi haber aldım!" dedi ve hemen eniştesi Saîd b. Zeyd'in üzerine çullandı.
Fâtıma Hatun da kalkıp onu kocasının üzerinden ayırmak, uzaklaştırmak isteyince, Hz. Ömer vurup Fâtıma Hatunun başını yardı!
Hz. Ömer bunu yapınca, kızkardeşi de, eniştesi de:
"Evet! Biz Müslüman olduk! Sen istediğini yap!" dediler.
Hz. Ömer kızkardeşini kanlar içinde görünce, yaptığına pişman oldu ve Kızkardeşine:
"Demin okuduğunuz sahifeleri bana ver de, Hz. Muhammed'in getirdiği şeyin ne olduğuna bir bakayım?" dedi.
Kızkardeşi: "Biz senin sahifelere bir şey yapmandan korkarız!" dedi.
Hz. Ömer: "Korkma!" dedi ve onu okuduktan sonra geri vereceğine, ilahları üzerine yemin etti.
Bunun üzerine, Fatma Hatun: "Ey kardeşim! Sen, puta taptığın müddetçe, pissin (temiz değilsin)! Halbuki, onlara pâk olandan başkası dokunamaz!" dedi.
Hz. Ömer abdest alınca, Fâtıma Hatun ona sahifeleri verdi. Verdiği sahifelerde Tâhâ sûresinin ilk bölümü yazılı idi.
"Bu sözler ne kadar güzel! ne kadar değerli!" demekten, kendini alamadı.
Habbab, bunu işitince, saklandığı yerden çıkıp Hz. Ömer'in yanına geldi ve:
"Ey Ömer! Vallahi, Allah'ın, Peygamberinin duasını sana nasip edeceğini umuyorum. Ben dün Peygamber (a.s.)dan işittim ki; o, 'Ey Allah’ım! İslâm'ı, Ebu'l-Hakem b. Hişam veya Ömer b. Hattab ile güçlendir!' diyerek dua etmişti. Ey Ömer! Artık Allah'tan kork, Allah'tan" dedi.
Hz. Ömer; "Ey Habbab! Sen bana Hz. Muhammed'in bulunduğu yeri göster de, yanına varıp Müslüman olayım!" dedi.
Hz. Ömer ve Hz. Habbab Darül Erkam’a gittiler ve kapıyı çaldı. Hz. Ömer'in sesini işitince, Peygamberimiz (a.s.)ın yanında bulunan Bilal-i Habeşi kapıya baktı. Hz. Ömer'i kılıcını kuşanmış olarak görünce, korktu. Peygamberimiz (a.s.)ın yanına döndü:
Bilal-i Habeşi: "Yâ Rasûlallah! Bu, Ömer b. Hattab'dır! Kılıcını kuşanmış bir haldedir!" dedi.
Hz. Hamza: "Ona izin ver! Eğer iyilik için geldiyse, kendisine bol bol iyilik ederiz! Eğer kötülük için geldiyse, onu kendi kılıcıyla öldürürüz!" dedi.
Peygamberimiz (a.s.): "Ona izin veriniz!" buyurdu.
Bilal-i Habeşî ona izin verdi.
Peygamberimiz (a.s.) kalkıp ona doğru vardı ve: "Ey Hattab'ın oğlu! Neye geldin?! Vallahi, Allah'ın senin başına bir musibet indirmesine kadar duracağını sanmıyorum" buyurdu.
Hz. Ömer: "Ey Allah'ın Resûlü! Ben Allah'a, Allah'ın Resûlüne ve ona Allah'tan gelen şeylere iman edeyim diye senin yanına geldim" dedi.
Bunun üzerine, Peygamberimiz (a.s.) "Allahuekber" diyerek tekbir getirdi.
Peygamberimiz (a.s.)ın ashabından olan ve evde bulunan halk da tekbir getirdiler.”
Yukarıdaki rivayette de anlatıldığı gibi Hz. Ömer aslında onlara göre Mekke Yönetiminin başına dert açmış olan Hz. Muhammed’den @ Mekke’yi kurtarmak için onu öldürmeye giderken gelişen olaylar ile kalbi yumuşamış ve yine duygusal bir haleti ruhiye ile saf değiştirmiştir.
Hz. Musa @ kıssasında kardeşi Hz. Harun’u @ kendisine yardımcı olarak vermesi duasına paralellik arzeden Hz. Muhammed’in @ duasına da Cenab-ı Hak icabet ederek kıssada ki gibi onun istediği kendisine verileceğine işaret edilmiştir.
Bu surenin inzalinden sonra tevhidi dünya görüşü hareketinin en zor zamanında Hz. Ömer gibi güçlü bir şahsiyetin iman edip harekete katılması hem Hz. Muhammed @ hem de müminlere çok büyük destek sağlamıştır. Tevhidi hareketin yaşadığı tıkanıklık onun iman etmesiyle kısmi olarak aşılacaktı. Onun saf değiştirdiği tüm Mekkelilere ilan edilecek ve araftaki / tarafsız kalan Mekkeliler yüreklendirilecekti.
Bilindiği üzere Hz. Ömer iman ettikten sonra müminler Darül Erkam’dan çıkıp Kabe’ye doğru yürüyüşe geçmişlerdi. Yürüyüş yapan müminlerin sağ tarafında Hz. Ömer, sol tarafında ise Hz. Hamza bulunuyordu. Kabe’ye kadar yürüdüler ve onları tüm Mekkeliler izlediler. Bu yeni katılımlar Mekke müşrik elitlerinde büyük hayal kırıklığı yarattı.
İki güçlü şahsiyetin arasında kırk kişilik mümin grubun yürüyüşü sırasında yapabilecekleri taşkınlık ve kendine olan güvenden kaynaklanan sert hareketlere karşı Cenab-ı Hak gerekli uyarıyı yapar. Hz. Musa kıssası metaforu ile Firavun gibi azan Mekke müşrik elitlerine karşı yumuşak davranılması öğütlenir. Gerekçesi olarak da onların belki bir ihtimal öğüt alabilecekleri ya da en azından korkacaklarını bildirir. Şayet sertlik gösterilecek olursa bu ihtimalin de ortadan kalkacağını ve davaya düşmanlık, kin, nefret ve öfke ile bakılacağı bildirilir.
41-44- (Allah dedi ki;) “Seni, kendim için elçi seçtim. Sen ve kardeşin ayetlerimle gidin. Beni anmakta zayıflık göstermeyin. Firavun'a gidin. Çünkü o, iyiden iyiye azdı. Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, aklını başına alır veya korkar.” (Taha Suresi 41-44)
Hz. Musa @ ve Hz. Harun @yapacakları tebligattan sonra Firavunun hışmına uğrayıp daha da azgınlık ve taşkınlık yaparak çok büyük zulümler işlemesinden endişe ediyorlardı. Cenab-ı Hak ise onların bu endişesini yumuşak davranma emriyle gidermiş oluyordu. Firavuna İsrailoğullarına zulmetmekten vazgeçmesi ve İsrailoğullarının kendilerine katılmalarına engel olmaması çağrısı yapmalarını emretti.
Anlatılan bu hususun aynısı Mekke’de de yaşanıyordu. Hz. Muhammed @ inzal olunan sureleri Mekkelilere tebliğ ettikçe müşrik elitlerin azgınlık ve taşkınlıkları sürekli artıyordu. Tevhid hareketi bağlılarına karşı olmadık işkencelere başvuruyorlar ve gelecekte de onlara boykot yaptırımı uygulamakla tehdit ediyorlardı. Müşrik elitlerin taşkınlıklarından korkan Hz. Muhammed @ bu endişeyi Hz. Ömer müslüman olduktan sonra bile taşımaktaydı. Zira onların şiddetin dozunu kaçırıp ortalığı kan gölüne döndürmelerinden korkuyordu. Cenab-ı Hak ise elçisine hak ne ise söylemekten kaçınmamasını ama üslubunun şiddete kaçmaması konusunda Hz. Musa @ üzerinden uyarır. Tıpkı Hz. Musa @ gibi Hz. Muhammed’de @ Mekke’nin firavunlaşmış elitlerine iman edenlerin kendi safına geçmelerine ve / veya Habeşistan’a hicret etmelerine müsaade etmeleri ve olara işkence etmemeleri konusunda uyarıda bulunur.
45-48-Dediler ki: “Rabbimiz! Doğrusu biz, onun bize aşırı derecede kötü davranmasından yahut iyice azmasından endişe ediyoruz.” Buyurdu ki: “Korkmayın, çünkü ben sizinle beraberim; işitir ve görürüm. Haydi, ona gidin de deyin ki: ‘Biz, senin Rabbinin elçileriyiz. İsrail oğullarına yaptığın baskı / işkenceye artık son ver ve/veya onları bizimle gönder. Biz, senin Rabbinden bir ayet getirdik. Kurtuluş, hidayete uyanlarındır.’ Hakikaten bize vahyolundu ki: (Peygamberleri) yalanlayan ve yüz çevirenlere azap edilecektir.” (Taha Suresi 45-48)
9.4. Muhacirlerin Bilgice Donatılması Kapsamında Hz. Muhammed’in @ Mücadelesinin Anlatımına Devam
Hz. Muhammed @ Mekkeli müşrikleri tevhidi dünya görüşüne davet ettiği ilk zamanlarda müşrikler, onun davetini sanki anlamaya çalışıyormuş gibi yapıp sarfettikleri alaycı sözleri tıpkı firavunun Hz. Musa’ya @ teklif ettiği ideolojiyi ve sistemi anlamak için “Rabbiniz kimdir? Bir anlat hele” demesi ile başlayan tartışmalara çok benzerdir. Hz. Muhammed @ ise onların alaycı ifadelerine aldırış etmeden teklif ettiği ideoloji ve sistemi Mekkelilere tebliğ etmiştir.
Hz. Muhammed’in @ Mekkeli müşrik elitlere yaptığı tebliğde; “Önerdiğimiz tevhidi dünya görüşünün esasları yaratanın yarattığı şeylerin fıtratına koyduğu yasalardır. Zira bir şeyin doğasını en iyi onu yaratan bilir. İnsanların toplumsal hayatta nasıl bir yol izleneceğini de en iyi bilen yine bizleri yaratan Rabbimiz’dir. Doğru yolu en iyi O gösterir. Allah’tan başka hiçbir rab kabulümüz değildir. Yaratmada hiçbir tasarrufu olmayan ve kendileri yaratılmış olan şirk otoritelerinin bizlerin üzerinde hiçbir hakimiyeti olamaz. Çünkü bu şirk otoriteleri insanların faydalarını değil sadece kendi çıkarlarını düşünürler.”
Cenab-ı Hak, peygamberimizin bu tebliğini Hz. Musa’nın @ Firavun’a yaptığı tebliğ üzerinden şöyle anlatır;
49- Firavun: “O halde şimdi sizin Rabbiniz kim, ey Musa?” dedi. O da: “Bizim Rabbimiz, her şeye hılkatini (varlık ve özelliğini) veren, sonra da doğru yolu gösterendir” dedi. (Taha Suresi 49)
Nasıl ki Firavun Hz. Musa’nın @ verdiği bu cevaba karşı eski nesillerin birikimlerinin, müktesabatlarının, gelenek ve törelerin durumunun önerilen sistemde yerinin ne olacağını sorduysa aynı soruyla Hz. Muhammed ‘de @ muhatap olmuştu. Yapılan tartışmalarda Mekke müşrikleri de geçmiş atalardan kalan törenin, geleneğin, müktesebatın ve birikimin ne olacağını sormuşlardı.
50- Firavun: “Öyle ise, önceki nesillerin durumu nedir?” dedi. (Taha Suresi 50)
İşte böyle bir soru karşısında Mekkeli müşriklere nasıl bir cevap verildiği yine Hz. Musa @ kıssası üzerinden bildirilir. Onun bu soruya “her şeyin kitapta yazılı olduğunu yani ilahi / tabiat / sosyolojik / fıtrat kanunlarının keyfi olmadığını ve bu kanunları Cenab-ı Hakk’ın belirlediğini, şayet bu kanunlar dikkate alınacak olursa her durum için bir çözümün var olduğunu, dahası Cenab-ı Hakk’ın kullarını asla çözümsüz bırakmayacağını, karşılaşılacak tüm sorunlara çözüm yollarının gösterileceğini, O’nun asla hiçbir şeyi unutmadığını ve yanlış yapmadığını” belirterek cevap verdiği ifade edilir.
51-Musa: “Onun ilmi, Rabbimin yanında bir kitaptadır. Benim Rabbim yanlış yapmaz ve unutmaz.” dedi. (Taha Suresi 51)
Peygamberimizin müşriklere tebliği şöyle devam eder; “Nasıl ki O bizleri topraktan yaratmış ve bizlerin ayağına serdiği yeryüzünü bir beşik gibi yaratmış ve rahat etmemiz için her türlü konforu sağladığı gibi her türlü ihtiyacımızı temin etmişse, sosyal yaşamımız için de ihtiyaç duyduğumuz rehberliği, ilahi öğretiyi vahyederek yapmaktadır.” Bu mesajlar Hz. Musa’nın Firavun’a verdiği cevaplar üzerinden verilir.
52-55- O, yeri size beşik yapan ve onda size yollar açan, gökten de su indirendir. Onunla biz çeşitli bitkilerden çiftler çıkardık. Yiyiniz; hayvanlarınızı otlatınız. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için (Allah'ın kudretine) işaretler vardır. Sizi ondan (topraktan) yarattık; yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız. (Taha Suresi 52-55)
Tıpkı Hz. Musa’nın @ toplumun idaresinin Cenab-ı Hakk’ın koymuş olduğu ilahi öğreti / sosyolojik yasalara göre olması konusunda Firavuna her türlü delili getirmesine rağmen o yine de inkar ettiyse Hz. Muhammed @ de Mekkeli müşrik ileri gelenlere ne söylerse söylesin onlar da ikna olmamışlardı. Onlar Hz. Muhammed’in @ teklif ettiği tevhidi dünya görüşünün halk üzerinde büyüleyici / sihirli bir etkisi olduğunu, ancak Kureyş kabile reisleri olarak bu görüşü benimseyecek olurlarsa Mekke dışındaki Arap kabilelerinin Kureyş’i Mekke’den sürüp çıkaracaklarını iddia etmişlerdi. Bunun gerekçesini de Arap kabilelerinin kabile yaşamını sevdiklerini, tevhidi dünya görüşü ile oluşacak merkezi idareye bağlanmayı asla kabul etmeyeceklerini iddia etmişlerdi. Kabilelerin başına buyruk yaşaması esasına dayanan şirk sistemi Mekkelilerce terkedilecek olursa bütün kabilelerin Kureyşin üzerine geleceğini belirttikten sonra peygamberimize “büyülü / sishirli sözlerinle halkı kandırıp bizi Mekke’den sürülüp çıkarılmamız için mi geldin” diye çıkışmışlardı. Hatta bu hususta amcası Ebu Leheb ilk başı çekenlerden olmuştu.
56-57- Andolsun biz ona bütün delillerimizi gösterdik; yine de yalanladı ve diretti. Dedi ki: “Bizi, yaptığın sihir ile yurdumuzdan çıkarasın diye mi geldin, ey Musa?” (Taha Suresi 56-57)
Yapılan tartışmalardan birinde Firavun Hz. Musa’ya @ “bizde senin getirdiğin gibi bir sihir ortaya koyacağız” demişti. Benzer şekilde Mekkeli müşrik elitleri de Hz. Muhammed’e @ “madem öyle, biz de senin bize önerdiğin dünya görüşüne benzeyen ve halka da çok cazip gelecek, onları çok etkileyecek bir dünya görüşü ortaya koyacağız” demişlerdi. Onlar ortaya koyacakları dünya görüşü ile Mekke halkının karşısına çıkıp halk oylaması sonucunda kimin dünya görüşü halk tarafından kabul edilirse onun dünya görüşü geçerli olsun diye teklifler getirmişlerdi. Hz. Muhammed @ onların bu tekliflerini her defasında kabul etmişti. Dünya görüşlerinin halkoyuna sunulması için yer ve zaman belirlemişlerdi.
Mekke’nin müşrik kabile reisleri hemen girişimde bulunmuş ve vizyon sahibi, hitabeti düzgün, bilge ve sözü dinlenir entelektüellerini toplamışlardı. Onlara Hz. Muhammed’in @ teklif ettiği dünya görüşüne / öğretilerine benzer bir dünya görüşü / öğretileri hazırlamalarını istemişlerdi. Onlar da halkın huzurunda yapılacak tartışma için ilahi öğretiye benzer ve halkı etkileyecek / büyüleyecek bir dünya görüşü hazırlamaya çalışmışlardı. Fakat onların hazırladıkları dünya görüşleri yine şirk sistemiydi sadece biraz süslemişler ve tevhidi dünya görüşünün temel paradigmalarının halkın hoşuna gidecek olan kısımlarını kendi şirk sistemlerine adapte etmeye çalışmışlardı. Kendi tanrılarının da insanların ihtiyaçlarını giderdiği, vergili olduğu, bağışlayıcı olduğu, şefaat ettiği vb.
58-60- “Öyle ise, muhakkak surette biz de sana, onun gibi benzer bir sihir getireceğiz. Şimdi sen, seninle bizim aramızda ne senin ne de bizim muhalefet etmeyeceğimiz uygun bir yerde buluşma zamanı ayarla.” Musa: “Buluşma zamanınız, bayram günü, kuşluk vaktinde insanların toplanma zamanı olsun”, dedi. Bunun üzerine Firavun dönüp gitti. Hilesini hazırladı ve sonra (buluşma zamanı) geri geldi. (Taha Suresi 58-60)
9.5. Muhacirlerin Bilgice Donatılması Kapsamında Kabe’de İdeolojilerin / Öğretilerin Tartışıldığı Açık Oturumların Anlatılması
Tıpkı Firavunun entellektülleri / büyücüleri ile Hz. Musa @ arasında yapılan açık oturumlardaki gibi Hz. Muhammed @ ve Mekke müşriklerinin topladığı müşrik bilgeler / entelektüeller Kabe’de halkın huzurunda tartışmak üzere toplanmışlardı. Mekke müşrik liderleri açısından bu karşılaşma çok önemli olurdu ve mutlaka kazanılmalıydı. Bunun önemini anlatmak için müşrik sihirbazlara / bilgelere / enteletüellere Hz. Muhammed’in@ teklif ettiği tevhidi dünya görüşünün bütün Kureyşi Mekke’den atacak bir ideoloji olduğunu, şirkin ise Kureyş için en ideal bir ideoloji olduğunu söylemişlerdi. Bu nedenle ona üstün gelmek için her türlü hile, kandırma, yalan aldatma, göz boyama vb. her türlü yolun serbest olduğunu bildirdikten sonra söz birliği içerisinde hareket etmelerini, hep birlikte ve tek saf halinde hareket etmelerini ve birbirleriyle asla tenakuza / çelişkiye düşmemelerini öğütlemişlerdi.
Hz. Muhammed @ ise Mekke’den ya da çevreden toplanan bu bilge / entelektüel kişilere Allah’ın indirmediği yani kendi uydurdukları fikirleri sanki Allah’ın istediği şeylermiş gibi yapmamaları konusunda uyarmıştı. Onlara ilahi öğretiye benzer olarak uydurdukları şeylerle sanki Allah’ın emirleri imiş gibi göstererek halkı kandırmaya çalışmamaları aksi takdirde O’nun azabına uğrayarak perişan olacaklarını ihtar etmişti. Hatırlanacak olursa Araf suresinde müşrikler şirk sisteminin atalarının eskiden beri uyguladığını ve bunları Allah’ın emrettiğini iddia etmişlerdi. Cenab-ı Hak da elçisine kendisinin çirkin şeyleri emretmeyeceğini, Allah’a iftira attıklarını söylemesini emretmişti. İşte Hz. Musa da karşısına çıkarılan sihirbazlara Hz. Muhammed’in @ söylediklerine benzer sözler söylemişti.
61-64- Musa onlara: “Yazıklar olsun size!” dedi, “Allah hakkında yalan uydurmayın! Sonra O, bir azap ile kökünüzü keser! İftira eden, muhakkak perişan olur.” Bunun üzerine onlar aralarında tartışarak planlarını yaptılar ve bu planlarını aralarında fısıldaştılar (gizlediler). Şöyle dediler: “Bu ikisi, muhakkak ki, sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve sizin örnek yolunuzu ortadan kaldırmak isteyen iki sihirbazdırlar sadece. Öyle ise hilenizi kurun; sonra tek saf halinde üzerlerine gidin! Muhakkak ki bugün, üstün gelen kazanmıştır.” (Taha Suresi 61-64)
Mekke halkının huzurunda yapılan bu tartışmalarda / açık oturumlarda her zaman Mekke’nin bilge / entelektüel / kâhin kişileri önce kendi fikirlerini ortaya atmışlar sonra Hz. Muhammed onlara gerekli cevabı vermiştir. Zira onların argümanlarına nasıl cevap verileceğini Cenab-ı Hak vahiyle bildirmiş ve “de ki” diye başlayan ayetlerle onlara Allah namına gereken cevaplar verilmiştir. Bu tartışmalar bugün için siyasi parti liderlerinin meclisteki grup toplantılarında yaptıkları konuşmalara benzemektedir. Her grup kendi tezini ortaya koyar ve böylece kamuoyu bu konuşmalarda yapılan fikirleri değerlendirir.
Kabe’de yapılan toplantılarda müşrik bilge / entelektüel / kâhin kişiler şirk sistemini öylesine süsleyerek anlatmışlardı ki Mekkeliler bu güzel sunumlardan çok etkilenmişlerdi. Çok özenle hazırlanmış, halkın ihtiyaçları ve sorunlarının çözümü konusunda ilahi öğretiye de biraz benzeyen ama yine de esas itibariyle şirk sistemi içerisinde sorunları çözmeye çalışan bu sunumların halkı etkisi altına alacağı konusunda Hz. Muhammed @ tedirgin olmuştur. Tıpkı Hz. Musa’nın sihirbazların iplerinin ve asalarının koşturuyormuş gibi görünmesinden halkın etkileneceği konusunda tedirgin olduğu gibi. Fakat Cenab-ı Hak O’na korkmamasını söylemiş ve bu tartışmada kendisinin galip geleceğini bildirmişti.
65-68-Dediler ki: “Ey Musa! Ya sen at veya önce atan biz olalım.” “Hayır, siz atın” dedi. Bir de baktı ki, sihirleri sayesinde ipleri ve asaları, kendisine gerçekten hızla koşuyor / hareket ediyor gibi göründü. Musa, birden içinde bir korku duydu. "Korkma!” dedik, “üstün gelecek olan kesinlikle sensin.” (Taha Suresi 65-68)
Cenab-ı Hak, elçisine kendisine verilen ilahi ideolojiyi halka sunmasını bildirdiği zaman tıpkı Hz. Musa’nın @ sağ elindeki asayı atması gibi Hz. Muhammed’de @ tevhidi dünya görüşünü halka anlatmıştı. Halk Hz. Muhammed’in @ sunduğu ideolojiden / politikasından çok etkilenmişti. Zira O’nun teklif ettiği dünya görüşü halkın sorunlarını çözmede ve onların ihtiyaçlarını gidermede rakiplerinin ortaya koydukları / savundukları şirk ideolojisinden / politikasından fersah fersah ilerdeydi. Öyle ki Hz. Musa’nın @ asasının ejderha olup büyücülerin asalarını yutması gibi Hz. Muhammed’in @ teklif ettiği tevhidi dünya görüşü de, müşrik bilgelerin / büyücülerin / entelektüellerin sundukları çözüm önerilerini de içinde barındıran görüşlerini kapsamaktaydı. / yutmaktaydı. Hz. Muhammed’in@ ortaya attığı ideoloji / politika daha özgün, gerçekçi, somut ve ayağı yere basan ilkeler içermekteydi. Onların sundukları şirk ideolojisi / politikası halkın sorunlarını çözmede ilahi ideolojinin yanında sanal ve soyut kalıyordu. Sadece halkın gözlerini boyuyordu. Müşrik bilge entelektüellerin sundukları ideoloji halihazırda politika olarak uygulanmasına rağmen toplumun güvenliğini sağlayamıyor, toplumdaki hukuksuzluk devam ediyordu. Onların süslü, etkili ve cazip kelime ve ilkelerle bezendirilmiş şirk ideolojisinin pratikteki karşılığının sunulduğu gibi güzel olmadığını halk yaşayarak görüyordu. Halbuki Hz. Muhammed’in @ teklif ettiği ideoloji / politika ise gerçekçiydi ve hayatın pratiklerine çok uygundu. Uygulanması halinde topluma hukukun, barışın, huzurun ve güvenliğin geleceği açık bir şekilde müşahede ediliyordu. Bu nedenle Mekke’nin müşrik bilgeleri / entellektüelleri / kahinleri bile açık oturumların sonunda pes etmişler ve Hz. Muhammed’in@ teklif ettiği dünya görüşünün üstünlüğünü kabul etmişlerdi. Mesela Utbe bin Rebia’nın Hz. Muhammed @ ile görüştükten sonra Darün Nedve’de Hz. Muhammed’i @ engellemekten vaz geçilmesi konusunda ileri gelenlere yaptığı konuşmada olduğu gibi.
69-70- “Sağ elindekini at da onların yaptıklarını yutsun. Yaptıkları, sadece bir sihirbaz hilesidir. Kaldı ki sihirbaz ise, ne amaç güderse gütsün asla başarıya ulaşamaz.” Bunun üzerine sihirbazlar secdeye kapandılar; “Harun’un ve Musa’nın Rabbine iman ettik” dediler. (Taha Suresi 69-70)
Mekke’nin Firavunu Ebu Cehil ise bu tartışmaların her seferinde Hz. Muhammed’in @ teklif ettiği dünya görüşünün üstün gelmesi sonucunda Utbe bin Rebia gibi önde gelen müşrik bilgelerin / entelektüellerin ilahi dünya görüşünün üstünlüğünü kabul etmelerine son derece öfkelenmiş, onlara şiddetle çıkışmış ve onları tehdit etmişti. Tıpkı Firavunun büyücülere çıkışması ve onları tehdit etmesi gibi. Onlar ise Ebu Cehil’in tehdidine kulak asmamışlardı. O’na verdikleri cevapta Hz. Muhammed’in @ getirdiği dünya görüşünün mükemmelliği karşısında aciz kaldıklarını itiraf etmişlerdir. Savundukları şirk sisteminin halkı aldatmaya, onların gözünü boyamaya yönelik olması nedeniyle kendilerinin çok gülünç duruma düştüklerini belirtmişlerdi.
71-73-(Firavun) Şöyle dedi: “Ben size izin vermeden önce ona inandınız öyle mi! Hakikat şu ki, O, size büyü öğreten ulunuzdur. Şimdi elleriniz ile ayaklarınızı tereddüt etmeden çaprazlama keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım! Böylece, hangimizin azabının daha şiddetli ve sürekli olduğunu iyice anlayacaksınız.” Dediler ki: “Seni, bize gelen apaçık kanıtları / beyyine ve bizi yaratana tercih edemeyiz. Öyle ise yapacağını yap! Sen, ancak bu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin.” “Bize, hatalarımızı ve senin bize zorla yaptırdığın büyüyü bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Allah, (mükafatı) en hayırlı ve (cezası) en sürekli olandır.” (Taha Suresi 71-73)
Cenab-ı Hak, hicret edecek müminlerin donanımı için yukarıda peygamberimizin mücadelesini Hz. Musa’nın @ mücadelesi ile bütünleştirerek anlattıktan sonra müteakip ayetlerde şu dersleri de verir;
74-76-Şurası muhakkak ki, kim Rabbine günahkar olarak varırsa, cehennem sırf onun içindir. O ise orada ne ölür ne de yaşar! Kim de iyi davranışlarda bulunmuş bir mümin olarak O'na varırsa, üstün dereceler işte sırf bunlar içindir. İçinde ebedi kalacakları, zemininden ırmaklar akan Adn cennetleri! İşte arınanların mükafatı budur. (Taha Suresi 74-76)
[1]) İslam Tarihi – Hz. Hamza ve Hz. Ömer’in Müslüman Olmaları Bölümü- Mustafa Asım Köksal (http://islamiyontem.net/kitaplar/Islam%20Tarihi/islamtarihi/islamtarihiasim/indexana.htm)
9.6. Habeşistan’a Hicret Edeceklere Talimatlar
Cenab-ı Hak, Habeşistan’a hicret edecek müminlere yine Hz. Musa @ kıssası üzerinden yol gösterir ve onlara gecenin karanlığından yararlanarak sessizce ve gizlice yola çıkmalarını tavsiye eder. Hicret edenlerin yokluğu fark edilir edilmez peşlerine düşüleceği gayet açıktı. Bu nedenle arkalarından yetişileceği de muhakkaktı. Ancak Cenab-ı Hak takip edilip yetişileceği konusunda tereddüt etmemelerini, bir şekilde Kendisinin onlara yardım edip onları saklayacağını bildirmesi ve kaçışın sonunda denize ulaşıldığında kendileri için bekleyen gemilere binip gideceklerinin müjdesini verir.
77- Andolsun ki biz Musa'ya: “Kullarımla birlikte geceleyin yola çık da (size) yetişilmesinden korkmaksızın ve endişe etmeksizin onlara denizde kuru bir yol aç” diye vahyetmiştik. (Taha Suresi 77)
Nitekim bu sureden sonra ki gelişmeler Cenab-ı Hakk’ın bu kıssa üzerinden haber verdiği gibi gerçekleşti. Habeşistan’a hicret edecek müminler bu rehberlik uyarınca sessizce, fark ettirmeden, bölük bölük ve geceleyin yola çıktılar. Mekkeli müşrikler de peşlerine düştüler. Ancak müminler kendilerini bekleyen gemilere binip denize açıldıkları sırada müşrikler çıkageldiler fakat çok geç kalmışlardı. İşte surenin devamında bu olayın / olayların böyle olacağını Cenab-ı Hak önceden aynı kıssa üzerinden vermeye devam eder;
78- Bunun üzerine o, askerleri ile birlikte onların peşine düştü. Denizden onları kaplayacak olan şey kaplayıverdi. (Taha Suresi 78)
Hatta daha da ilerisini de ihbar eder. Muhacir müminlerin peşine düşüp takip eden Mekke müşrikleri onları yakalamada başarısız olunca Mekke’ye geri döneceklerdi. Bu başarısızlık Mekke müşrik kabile reisleri ve özelde Ebu Cehil için son derece onur kırıcı olacaktı. Karizmaları çok kötü çizilecekti. Bu siyasi başarısızlığı kamuoyu nezdinde kapatmak için yalanlar uydurulacak ve halk yine kandırılacaktı. Tıpkı Firavunun kavmini kandırması gibi.
79- Firavun, kavmini saptırdı, doğru yola sevketmedi. (Taha Suresi 79)
9.7. Habeşistan Muhacirlerine Tenbihler / öğütler
Cenab-ı Hak, Habeşistan’a hicret edecek müminlerin adil bir yönetici olan Habeş hükümdarının ülkesinde rahat edeceklerini, tevhidi dünya görüşüne dayalı bir devlete kavuşuncaya kadar geçecek süre için her türlü ihtiyaçlarının karşılanacağını bildirir. Bunu Firavunun zulmünden kurtulan İsrail oğulları metaforunda anlatır. Nasıl ki İsrailoğulları Firavunun zulmünden kurtulduktan sonra Tur dağının eteklerine gelip Anayasal bir sözleşme ile devletlerini kuruncaya kadar yaşamlarını sürdürmeleri için Cenab-ı Hak tarafından kudret helvası ve bıldırcın gibi lütuflara mazhar oldularsa aynı şekilde Mekke müşrik yönetiminin zulmünden Habeşistan’a hicret ederek kurtulacak müminlerin de Medine Anayasal Sözleşmesi ile Medine İslam Cumhuriyeti kurulup güçleninceye kadar orada rahat bir yaşam sürecekleri ihbar edilir.
80- Ey İsrailoğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık; Tur’un sağ tarafına (gelmeniz için) size vade tanıdık ve size kudret helvası ile bıldırcın eti (men ve selva) lütfettik. (Taha Suresi 80)
Fakat Cenab-ı Hak, hicret edecek müminlere gittikleri yerde helal olan, meşru nimetlere tevessül etmeleri, geçimleri için asla yasal olmayan yollara başvurmamaları, taşkınlık yapmamaları, aşırı gitmemeleri konusunda da aynı kıssanın devamı üzerinden uyarıda bulunur. Aksi davranışların şiddetle cezalandırılacağını da bildirir.
81-82- Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyiniz, bu hususta taşkınlık ve nankörlük de etmeyiniz; sonra sizi gazabım çarpar. Her kim ki kendisini gazabım çarparsa, hakikaten o, yıkılıp gitmiştir. Şu da muhakkak ki ben, tevbe eden, inanan ve yararlı iş yapan, sonra (böylece) doğru yolda giden kimseyi bağışlarım. (Taha Suresi 81-82)
Müteakip ayetlerde yine israiloğulları kıssası üzerinden metafor yapılarak Habeşistan’a hicret edecek müminler, orada karşılaşacakları menfi durumlar karşısında nasıl davranmaları gerektiği hususunda eğitilir. Çünkü Habeşistan’da onları bekleyen tehlikeler vardı. Yeni bir ortam, yeni bir yaşam biçimi, yeni ilişkiler, her şey onlar için yeniden başlıyordu. Özellikle geçim için ihtiyaç duyulacak gelirin elde ediliş yol ve yöntemleri çok önemliydi. Çünkü, her ne kadar Necaşi onları ağırlasa da bu ağırlama neticede mültecilerin ağırlanması şeklinde olacaktı. Bu nedenle mümin muhacirler Habeşistan’ın piyasasına girmek ve ticari yeteneklerini konuşturmak isteyeceklerdi. Daha iyi bir geçim koşulları elde etmek isteyeceklerdi. Bunun için de piyasada yerlerini almaları gerekiyordu. Fakat diğer taraftan, muhacir müminler birdenbire Habeşistan ticari piyasasına giremeyecekleri için ya da yerli piyasa aktörlerince piyasaya sokulmayacakları için onların da geçim için gayri meşru yollara başvurmaları olası idi.
Ayrıca, muhacir müminler Habeşistan’a giderken elleri boş gitmediler. Kabileleri onları gidecekleri yerde perişan duruma düşmemeleri ve onların orada köle olmamaları için ziynet eşyaları ve belirli bir servetle gönderdiler. Ellerindeki bu servetlerin İsrailoğulları kıssasındaki samiri gibilerinin dikkatini çekeceği muhakkaktı ve bu servetlerden en kolay kazanma yolu olan faizle borç verme, kumar vb. yanlış işlere girişmeleri de bir diğer tehlikeydi. Yurtsuz kalan muhacirler için bu tür yollar oldukça da cazip bir yol olarak görünebilirdi. Şeytan ayaklarını kaydırabilir ve çok kazanma uğruna hırsa kapılmaları mümkündü. Her ne kadar başlarına atanacak imam kendilerini uyaracak olsa da geleceğini güven altına almak isteğinin sonucunda bu muhacir topluluğun en azından bir kısmının bu tür yolların cezbesine kapılmaları tehlikesi mevcuttu.
Başlarında Hz. Muhammed’in @ bulunmaması demek onları gittikleri yanlış yoldan geri çevirecek bir önderin olmaması demekti. Hz. Muhammed’de @ onların yanlış yola sapacağına hiç ihtimal vermeyecekti. Zira Mekke’de o kadar zorluklara, baskı ve şiddete tahammül etmiş ve asla direnişinden taviz vermemiş arkadaşlarının geçim kaynakları için yanlış yollara sapacağını aklının ucundan bile geçirmeyecekti.
Bütün bu tehlikeleri gayet iyi bilen Cenab-ı Mevla hicret edecek müminlerin gittikleri yerde yanlışa sapmamaları için Hz. Musa’nın @ Samiri ile olan kıssası ile onlara gerekli derslerini vererek eğitir. Nasıl ki Hz. Musa @ kavminden ayrılarak Tur dağına gitmesi gibi Hz. Muhammed’de @ müminleri Habeşistan’a göndererek bağlılarından ayrılacaktı. Yine nasıl ki Cenab-ı Hak Hz. Musa’nın @ ayrılmasını müteakiben İsrailoğullarını Samiri ile imtihan ettiyse, Habeşistan muhacirleri de hayatın içerisinde çeşitli sınavlara tabi tutulacaktı. Ve yukarıda belirtildiği gibi Habeşistan muhacirlerini bekleyen tehlikeler vardı. Oradaki Samiriler, muhacir müminleri Mekke’deki şirk sisteminin benzerleri olan fakat içerisine biraz ilahi öğreti sosu katılmış yanlış işlere sokabilirlerdi.
Tıpkı Samiri’nin Mısırdaki boğa ile sembolize edilen Firavunların sömürüye / şirke dayalı piyasa sistemine benzer fakat daha küçük bir modelini buzağı sembolü ile israiloğullarına yapması ve insanları bu piyasaya cezbedici bir ses ile çağırması gibi ([1]) aynı şekilde birtakım Samiriler de Habeşistan’a hicret etmiş müminlere cazip gelen ancak gayri meşru piyasa yapılarına ([2]) çekmeye çalışacakları muhakkaktı. Elbette Samiri’nin yaptığı buzağı sembolünün işaret ettiği anlamı piyasa ile sınırlamak mümkün değildir. Bu, bir devrimden sonra halkın savaştığı ve terk ettiği yanlış / batıl / şirk değerlerinin yerine sanki devrimin ideolojisine uygunmuş gibi görünen fakat aslında eski şirk ideolojisinin farklı bir modelini öngören değerlere de işaret eder.
83-89- “Seni acele ile kavminden ayrılmaya sevk eden nedir, ey Musa!” Musa: “İşte, dedi, onlar benim izimde gidiyorlar. Ben, memnun olasın diye sana acele ile geldim Rabbim.” Allah buyurdu: “Senden sonra biz, kavmini (Harun ile kalan İsrailoğullarını) imtihan ettik ve Samiri onları yoldan çıkardı.” Bunun üzerine Musa, öfke ve üzüntüyle dolu olarak kavmine döndü. “Ey kavmim!” dedi, “Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmamış mıydı? Şu hâlde size zaman mı çok uzun geldi, yoksa üstünüze Rabbinizin gazabının inmesini mi istediniz ki, bana verdiğiniz sözden döndünüz?” Dediler ki: “Biz sana verdiğimiz sözümüzden kendi isteğimizle dönmedik. Fakat biz, o kavmin ziynet eşyasından birtakım ağırlıklar yüklenmiş, sonra da onları attık; aynı şekilde Samiri de attı.” Bu adam, onlar için, böğüren bir buzağı heykeli icat etti. Bunun üzerine: “İşte”, dediler, “bu, sizin de Musa’nın da tanrısıdır. Fakat (O) onu unuttu.” O şeyin, onların hitabına cevap vermediğini, onlara ne bir zarar ne de bir fayda vermek gücünde olmadığını görmezler mi? (Taha Suresi 83-89)
Eğer, bu topluluğun başlarına atanacak İmam-başkan onları yaptıkları yanlış işlerden vazgeçirmeye çalışırsa topluluğun bir kısmı kendisine karşı duracak ve diğerleri ise imam-başkanı destekleyecekti. Bu durumda da müslüman topluluk bölünecek, tevhidleri bozulacaktı, belki de birbiriyle kavgaya tutuşacaktı. Bu tür ihtilafları çözmede ilahi vahyin rehberliğini ve Hz. Muhammed’in @ problemi çözmesi gerektiğini düşüneceklerdi. Bunun içinde en azından ticari kervanlarla gidip gelen mümin köleler vasıtasıyla bir haber bekleyeceklerdi. Ancak bu zaman alacaktı. Bu süreçte topluluk zarar görebilirdi ve topluluğun bir kısmını kaybetmek de mümkündü.
Cenab-ı Mevla, bu tehlikeyi Hz. Musa’ya @ vekil olarak İsrailoğullarının başına Hz. Harun’un @ bırakıldıktan sonra Samiri’nin toplumu yanlış yola sevketmesi karşısında Hz. Harun’un @ onları yanlış yoldan engelleme çabaları metaforunda anlatır.
90-91- Hakikaten Harun, onlara daha önce: “Ey kavmim!” demişti, “siz bununla ancak ayartılmaktasınız / kandırılıyorsunuz / sınanıyorsunuz. Sizin Rabbiniz şüphesiz çok merhametli olan Allah'tır. Şu hâlde bana uyunuz ve emrime itaat ediniz.”. Onlar: “Biz,” dediler, “Musa aramıza dönünceye kadar buna tapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz!” (Taha Suresi 90-91)
Hz. Muhammed’in @ Habeşistan’a hicret eden müminlerin başına atayacağı imam-başkanın sorumluluğuna verilecek topluluğu yanlış yola gitmesini engelleyip engellemediği hususunda bizzat kendisine hesap vereceği yine aynı kıssa ile anlatılır. Hz. Muhammed @ muhacir müminlerin başlarına atanacak imam-başkana dürüst ve erdemli olmaları, azgınlık etmemeleri, nankörlük yapmamaları vb. hususunda emirler verir.
92-94- (Musa, döndüğünde) Dedi: “Ey Harun! bunların dalalete düştüklerini gördüğün vakit seni engelleyen ne oldu?” “(Neden) benim yolumu takip etmedin? Emrime asi mi oldun?” (Harun:) “Ey annemin oğlu! dedi, saçımı sakalımı, yolma! Ben, senin: ‘İsrailoğullarının arasına ayrılık düşürdün; sözümü tutmadın!’ demenden korktum.” (Taha Suresi 92-94)
Hz. Muhammed’in @ sadece atayacağı imama-başkana hesap sormayacağı, topluluk içerisinde yanlış yollara sapmaya önderlik edene de hesap soracağı Samir’i ve Hz. Musa @ diyaloğu ile verilir. Şayet yanlış yollara tevessül etmede kim önderlik edecek olursa onun müminler topluluğundan atılacağı, ilişkilerin kesileceği, yalnız bırakılarak perişan edileceği ve teşekkül ettiği yanlış yolun idolünü de yok edeceği bildirilir. ([3])
Cenab-ı Hak, bu hususta bir ihbarda bulunmuştur ki o da tıpkı Samiri’nin icad ettiği sapık yolun o dönemdeki İsrailoğullarınca meşru olarak görülmesi için Hz. Musa’nın @ öğretisinden bir parça alıp onu kendi kurduğu sisteme karıştırması gibi Habeşistan’daki Samiri rolündeki kişinin de Hz. Muhammed’in @ getirdiği öğretinin paradigmalarından bir kısmını alıp kendi kurduğu sisteme karıştırarak elde edeceği yanlış yolu meşru göstermeye çalışacağı bildirilir. ([4])
95-99-Musa: “Ya senin zorun nedir, ey Samiri?” dedi. O da: “Ben, onların görmediklerini gördüm. Zira, o elçinin öğretisinden bir miktar alıp onu attım. Bunu böyle nefsim bana hoş gösterdi” dedi. Musa: “Defol!” dedi, “artık hayatın boyunca sen: ‘Bana dokunmayın!’ diyeceksin. Ayrıca senin için, kurtulamayacağın bir ceza günü var. Tapmakta olduğun tanrına da bak! Yemin ederim, biz onu yakacağız; sonra da onu parça parça edip denize savuracağız!” Sizin ilahınız, yalnızca, kendisinden başka ilah olmayan Allah'tır. O'nun ilmi her şeyi kuşatmıştır. (Resulüm!) İşte böylece geçmiştekilerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. (Taha Suresi 95-99)
Ayrıca genelde tüm müminler özelde ise hicret edecek mümin muhacirler geçim için bu tür yanlış yollara tevessül etmemeleri için kıyamet sahnesi ile de uyarılırlar. Bu sahnede dünya da geçirilecek sürenin azlığına işaret edilerek çok kısa sürecek sıkıntıları atlatmak için yanlış yolları tercih etmenin feci sonu dile getirilir. Bu dünya da rahat ve konforlu fakat kısa bir ömür için ahireti mahvetmenin akıllılık olmayacağı vurgulanır.
Cenab-ı Hak, kozmik kıyamet metaforu ile Habeşistan’a hicret edecek olan müminlerin akıbetlerine ilişkin endişelerine de cevap verir. Şöyle ki; nasıl ki bu dünya hayatı çok kısa sürede geçip bitecek, aynı şekilde Habeşistan’daki göç serüveni ve bu çileli Mekke hayatı kısa bir süre sonra bir gün mutlaka sona erecek. Kozmik kıyamette dağların savrulup dümdüz edilmesi gibi bu dünyada da şirk / zulüm otoriteleri bir gün yerle bir olacak ve yeryüzüne sadece Cenab-ı Hak hükümdar olacak. Böylece şirk toplumundaki hukuksuzluk yok olacak ve yeryüzüne adalet hâkim olacaktır. Kim tevhidi dünya görüşüne iman ederse ahirette zulüme, haksızlığa, baskı ve şiddete uğrama korkusu yaşamayacağı gibi bu dünyada da Allah’ın hâkim olduğu sistemde zulüm, baskı ve haksızlığa uğrama korkusu yaşamayacaktır.
Bu kısımdaki uyarılar ile aynı zamanda Habeşistan’daki ehli kitap mensuplarının da ahiret sahneleri ile korkutulması amaçlandığı söylenebilir. Aynı zamanda muhacirlerle ehli kitap arasında ahiret inancındaki ortak inanca vurgu yapıldığı da söylenebilir. Böylece Habeşistan’da ehli kitap ile mümin muhacirler arasında ortak bir inanç bağı ile birliktelik sağlanacaktır.
100-114- Şüphesiz ki, sana katımızdan hatırlatıcı / uyarıcı bir öğreti bahşettik. Kim ondan yüz çevirirse, şüphesiz ki kıyamet gününde o, ağır bir günah yükünü yüklenecektir. Bu kimseler, onda (o günah yükünün altında) ebedi kalırlar. Onlar için kıyamet gününde bu ne kötü bir yüktür! O günde Sur’a üflenir ve biz o zaman günahkarları, gözleri (korkudan) gömgök bir halde mahşerde toplarız. Aralarında birbirlerine gizli gizli şöyle derler: “Dünyada sadece on gün kaldınız.” Aralarında konuştukları konuyu biz daha iyi biliriz. Onların en olgun ve akıllı olanı o zaman: “Bir günden fazla kalmadınız” der. (Resulüm!) Sana “dağlar”ın ne olacağı hakkında sorarlar. De ki: “Rabbim onları ufalayıp savuracak.” “Böylece yerlerini dümdüz, bomboş bırakacaktır.” Orada ne bir iniş ne de bir yokuş görebileceksin. O gün insanlar, davetçiye uyacaklar. O’na karşı yan çizmek yoktur. Artık, çok esirgeyici Allah hürmetine sesler kısılmıştır. Bu yüzden, fısıltıdan başka bir ses işitemezsin. O gün, Rahman’ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığından başkasının şefaati fayda vermez. O, insanların geleceklerini de geçmişlerini de bilir. Onların ilmi ise bunu kapsayamaz. Bütün yüzler (insanlar), diri ve her şeye hâkim olan Allah için eğilip boyun bükmüştür. Zulüm yüklenen ise, gerçekten perişan olmuştur. Her kim, mümin olarak iyi olan işlerden yaparsa, artık o ne zulümden ne de hakkının çiğnenmesinden korksun. (Resulüm!) Biz onu böylece Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve onda ikazları tekrar tekrar açıkladık. Umulur ki onlar (bu sayede günahtan) korunurlar. Yahut da o (Kur’an) kendileri için bir ibret ortaya koyar. Gerçek hükümdar olan Allah, yücedir. Sana O’nun vahyi tamamlanmazdan önce Kur’an hakkında acele etme ve “Rabbim, benim ilmimi artır” de (Taha Suresi 100-114)
Cenab-ı Hak, Habeşistan’a gidecek olan müminlere Hz. Âdem @ kıssası üzerinden de bir takım uyarılarda bulunur. Şöyle ki;
“Şimdi sizler gittiğiniz yerlerde Allah’ın sınırlarına, emir ve yasaklarına uyacağınıza dair Resulullah’a söz veriyorsunuz. Hz. Adem’de @ aynı hususlar için söz vermişti. Ancak o daha sonra sözünde durmadı, verdiği sözleri unuttu. Sizler de Hz. Âdem @ gibi yapıp verdiğiniz sözleri unutup yanlış yollara sapmayın. Bu uyarıyı hafife almayın zira gittiğiniz yerde karşılaşacağınız durumlar sizin ayağınızı kolaylıkla kaydırabilir. Hz. Adem’e @ iblis hariç bütün melekler boyun eğmiş ve emre amade olmuşlar ve cennette mutlu / mesut bir yaşam sürüyorlardı. Onlar şeytanın ayartmalarına karşı uyanık olmaları konusunda uyarılmışlar aksi takdirde cennet yaşamlarından çıkarılıp sıkıntılı bir yaşama gitmek zorunda kalacakları kendilerine bildirilmişti. Onlar açık bir şekilde ikaz edilmelerine rağmen şeytanın ayartmasına kandılar ve cennetten çıkarıldılar. Şimdi sizde Habeşistan’a gittiğinizde tüm devlet erkanı sizi el üstünde tutacak size hizmet edecekler. Orada rahat bir yaşam sürdüreceksiniz. Fakat orada da iblisler ve şeytanlar var ve sizin gördüğünüz bu ilgiyi kıskanan ve sizin ayağınızı kaydırıp sizi o memleketten çıkarmak isteyenler olacak. Bu nedenle ayağınızı denk alın ve sakın o şeytanların ayartmalarına gelmeyin! Onlar sizi bu rahat yaşamınızı sürdürmek ve belki de daha iyi bir yaşamı ebedi olarak yakalamak adına yanlış yolları, yanlış tarafgirlikleri, yanlış safları seçme konusunda ve bir dostmuş gibi yaklaşımlarda bulunabilirler. Şayet bu ayartmalara kanacak olursanız sizinle ortak ilkelere / paradigmalara / dünya görüşüne sahip olmalarından dolayı Habeşistan yönetiminin size sağladığı imkanlar geri alınacaktır. Çünkü siz oraya sığınırken inancınız ve değerlerinizden dolayı zulüm ve baskı gördüğünüz iddiası ile sığınmış olacaksınız. Fakat sizler dünya nimetleri hırsınız nedeniyle gittiğiniz ülkede fesat çıkarır ve yanlış yollara tevessül edecek olursanız sizin samimi olmadığınız düşünülecektir ve hemen bu yanlışlarınız Habeşistan hükümdarına iletilecektir. Bu durumda hükümdar size verdiği imkanları elinizden alacaktır. Hatta sizi ülkesinden kovacak, Mekke Yönetimine teslim edecek ve siz yeniden çok büyük sıkıntılara maruz kalabileceksiniz. Pişmanlık duymanız ve bir daha yapmamaya yönelik söz verseniz bile Hükümdar, çevresinin baskısından çekinecek ve sizi kapı dışarı edecektir. Orada yapacağınız yanlışlar nedeniyle oradan çıkarılacak olursanız çok sıkıntı çekersiniz. Sadece dünya hayatında değil ahirette de çok sıkıntıyla karşılaşırsınız. Orada kör olarak haşredilirsiniz. Rabbinize dünyada iken gerçeği gördüğünüzü ve peygambere iman ettiğinizi belirtseniz bile, Rabbiniz size çıkışacak ve ‘Evet hakikati görmüş ve elçime de iman etmiştin. Hatta bu uğurda hicrette ettin. Ama gittiğiniz yerde yapacaklarınız konusunda sana ayetlerimle uyarılarda bulunulduğu halde sen o uyarıları unutuverdin. Bugün de sen böyle unutulursun işte’ diyecek. Bu nedenle sakın şeytanın adımlarını izlemeyin ve daima uyanık olun. Ayrıca size orada iken ulaştırılacak ilahi öğreti ve mesajların gereğini mutlaka yerine getireceksiniz.”
Habeşistan’a hicret edecek müminlere yapılan bu uyarılar, aşağıda verilen Hz. Âdem @ kıssası üzerinden yapılır.
115-126- Andolsun biz, daha önce de Âdem’e ahit (emir ve vahiy) vermiştik/ söz almıştık. Ne var ki o, unuttu. Onda azim de bulmadık. Bir zaman biz meleklere: “Âdem'e secde edin!” demiştik. Onlar hemen secde ettiler; yalnız İblis hariç. O, diretti. Bunun üzerine: “Ey Âdem!” dedik, “bu hem senin için hem de eşin için büyük bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra yorulur, sıkıntı çekersin!” “Şimdi burada senin için ne acıkmak vardır ne de çıplak kalmak.” “Yine burada sen, susuzluk çekmeyecek, sıcaktan da bunalmayacaksın.” Derken şeytan onun aklını karıştırıp “Ey Âdem! dedi, sana ebedilik ağacını ve sonu gelmez bir saltanatı göstereyim mi?” Nihayet ondan yediler. Bunun üzerine kendilerine ayıp yerleri göründü. Üstlerini cennet yaprağı ile örtmeye çalıştılar. (Bu suretle) Âdem Rabbine asi olup yolunu şaşırdı. Sonra Rabbi onu seçkin kıldı; tevbesini kabul etti ve doğru yola yöneltti. Dedi ki: “Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan (cennetten) inin! Artık benden size hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz.” “Kim de beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.” O: “Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten görür idim!” der. (Allah) buyurur ki: “İşte böyle. Çünkü sana ayetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun!” (Taha Suresi 115-126)
Cenab-ı Hak, Habeşistan’a hicret edecek muhacirlere yönelik uyarılarına / öğütlerine tüm müminlere hitap ederek ve kimi yerde de elçisinin üzerinden devam eder. Şöyle ki;
“Cenab-ı Hak, kendi yolundan sapanı bu dünya da asla cezasız bırakmayacağını ahirette ise çok daha şiddetle cezalandıracağının vurgusunu yaptıktan sonra dünyadaki cezalandırmaya yönelik kanıt olarak geçmiş kavimlerin ve medeniyetlerin yok oluşlarını ve kalıntılarını gösterir. Daha sonra Mekke müşrik elitlerin de cezasız kalmayacağını ancak onlara belli bir mühlet tanındığını belirtir. O vade dolunca olacaklar olacaktır. Bu nedenle müminlerin o süre gelinceye kadar sabretmeleri ve direnmeleri gerektiğini bildirdikten sonra bu direniş için sabah akşam ve gece gündüz daima tevhidi dünya görüşünü insanlara anlatmasını, mesajlarını insanlara bildirmesini ve Kendisini tanıtmasını emreder. Aynı zamanda sabah akşam ve gecenin belirli vakitlerinde olmak üzere beş vakit namaz kılmasını emreder. Dünya geçimliği ve nimetlerine gözünü dikmekten de şiddetle sakındırır. Bütün benliğini vahiyle bildirdiği tevhidi dünya görüşü nimetine vermesini ve bakışlarını bu ilahi nimete odaklamasını ve maiyetindeki insanlara da bunu emretmesini bildirir. Ayrıca geçim konusunda endişe etmemeleri konusunda uyarır. Şayet gayret ve çabalarını ilahi öğreti / tevhidi dünya görüşü noktasına teksif edecek olurlarsa geçimlerinin Kendisi tarafından sağlanacağını bildirir. Bu husus özellikle yurdunu terk eden muhacirler için çok önemlidir. Çünkü onlar bilinmezliğe doğru yelken açacaklardır. Dolayısıyla geçimleri konusu onları bir hayli endişelendirmektedir. Cenab-ı Mevla, onların bu endişelerinin yersiz olduğunu Habeşistan Necaşi’si tarafından bütün ihtiyaçlarının karşılanacağını ve kendilerinden bu dünya görüşünün yaygınlaşması için çaba sarf etmekten başka bir şey istemediğini bildirir. Hele geçimlerini temin etmek için yanlış yollara başvurmak ise asla kabul edilebilir bir şey değildir.”
127-135-Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin ayetlerine inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Ahiret azabı, elbette daha şiddetli ve daha süreklidir. Bizim, onlardan önce nice nesilleri helak etmiş olmamız kendilerini yola getirmedi mi? Halbuki onların yurtlarında gezip dolaşırlar. Bunda, elbette ki akıl sahipleri için nice ibretler vardır. Eğer Rabbinden, daha önce sadır olmuş bir söz ve tayin edilmiş bir vade olmasaydı, (ceza onlar için de dünyada) kaçınılmaz olurdu. (Resulüm!) Sen, onların söylediklerine sabret. Güneşin doğmasından önce de batmasından önce de Rabbini övgü ile tesbih et / namaz kıl; gecenin bir kısım saatleri ile gündüzün etrafında (iki ucunda) da tesbih et / namaz kıl ki, sen, Allah'tan hoşnut olasın, (Allah da senden!). Sakın, kendilerini denemek için onlardan bir kesimi faydalandırdığımız dünya hayatının çekiciliğine gözlerini dikme! Rabbinin nimeti hem daha hayırlı hem de daha süreklidir. Ailene salatı (namazı müteakiben kamunun sorunlarını çözme faaliyetlerini üstlenmeyi ya da destek olmayı) emret; kendin de ona sabırla devam et. Senden rızık istemiyoruz, biz seni rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç, takva iledir. Onlar: “(Hz. Muhammed) bize Rabbinden bir ayet getirmeli değil miydi?” dediler. “Önce gelen kitaplardaki apaçık kanıtlar onlara gelmedi mi?” “Eğer biz, bundan (Kur’an’dan) önce onları bir azapla helak etseydik, muhakkak ki şöyle diyeceklerdi: ‘Ya Rabbi! Bize bir elçi gönderseydin de şu aşağılığa ve rüsvaylığa düşmeden önce ayetlerine uysaydık!’” De ki: “Herkes beklemektedir: Öyle ise siz de bekleyin. Yakında anlayacaksınız; doğru düzgün yolun yolcuları kimmiş ve hidayette olan kimmiş!” (Taha Suresi 127-135)
Habeşistan’a hicret edecek müminlere seyahatları sırasında ve sonrasında uyacakları kurallar bildirildikten ve orada karşılaşacakları durumlara karşı gerekli bilgilerle donatıldıktan sonra ilk grup Cafer bin Ebu Talip başkanlığında olmak üzere küçük gruplar halinde ve gizlice yola çıkarlar. Kısa zaman içerisinde Habeşistan’a göç edenlerin sayısı 100 ü geçer.
[1]) Cazip oluşunu Buzağının böğürtüsü (Huvar) kelimesinin anlamından anlıyoruz; Huvar: Avcı, geyik yavrusunu yakalar, onu bir yere bağlar ve onun kulaklarını ovalar. İşte o zaman geyik yavrusu böğürür (acı bir şekilde bağırır). Bunu duyan yavrusunu kaybetmiş olan ana geyik, yavrusunun yanına koşar ve avcıya yakalanır. Lîsânü'l-Arab'ın verdiği bu bilgiye göre huvâr, bir hayvanın normal böğürmesi değil, bir hayvanı tuzağa düşürmek için başka bir hayvana çıkartılan sestir. Yani "çeken, aldatan bir ses"tir. (istekuran.com/index.php/45-ta-ha-suresi)
[2]) Buzağı heykelinin müslüman muhacirlerin Habeşistan’da oluşturacakları ya da içine girecekleri yanlış bir ekonomik modeli temsil ettiği çok açıktır. Fakat bu ekonomik model; faizle para satma mı? Spekülasyonlu ve haram olan şekliyle küçük bir borsa oyunu mu? Kumar oyunu mu? Hristiyan keşişleri gibi zühd ve takvaya ulaşmak için fakir bir yaşantıyı seçme mi? Hangisi olabileceği tartışılabilir. Fakat model çok caziptir. Sonuçta, cazip olsa da gayri ahlaki ve peygamberimizin öğretisiyle uyuşmayan bir model olduğu çok açıktır. (A.A)
[3]) NOT: Ubeydullah bin Cahş’ın Habeşistan’a hicretten sonra Hristiyan din adamlarının ayartmaları ile orada İslam’dan ayrılıp Hristiyan olması bu tehlikenin varlığına en büyük kanıttır. Ubeydullah bin Cahş Hristiyan olunca ihbar edildiği gibi yalnız bırakılmış, perişan edilmiş, o da kendini içkiye vermiş ve sonunda da sarhoş vaziyette ölmüştür.(A.A)
[4] ) NOT: Ubeydullah bin Cahş’ın şeçtiği yol Hristiyan papazların ayartmaları ile olmuştu. O bu yolu seçerken peygamberimize gelen öğretiden bazılarını almıştı. Ancak daha sonra o papazların kendisine verdiği imkanlar hoşuna gittiğinden aldığı öğretiyi papazların öğretisi ile karıştırdı. (A.A)